İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

      YENİ TEKNOLOJİLERİN PSİKANALİTİK ÇALIŞMAYA VE KİMLİĞE BAZI ETKİLERİ*

     

      Yazan: Andrea SABBADİNİ

 

Doktor, hastalarına karşı opak, ve onlara yalnızca kendine gösterileni gösteren bir ayna gibi olmalıdır,' diye yazar Freud (1912, s. 118). Hastalarımızın bizimle ilgili düşlemlerini keşfetmenin analitik süreç bakımından nesnel gerçeklikten daha fazla önem taşıdığı görüşü doğrultusunda, kendimizle ilgili - ister biyografik ister duygusal olsun - kişisel hiçbir şey paylaşmayarak mümkün mertebe yüksüz kalırız. Onların yaşımıza, medeni durumumuza, memleketimize, cinsel yönelimimize, profesyonel statümüze, siyasi görüşlerimize veya dini inançlarımıza ilişkin varsayımları, bu konulardaki sözde nesnel hakikatten daha önemlidir.

 

Hastalar bize doğrudan kişisel sorular sorduklarında genellikle onlara yanıt vermez, bunun yerine bu meraklarının ardındaki gerekçeleri ve onların nasıl bir şey hayal ettiklerini tahminlerinin isabetliliğini onaylama veya yalanlama gereği duymadan araştırırız. Geleneksel olarak bu tutumun aktarımın gelişimi ve analizi için şart olduğu düşünülür. Karşı aktarımda hem analizanımızın merakının kendine özgü niteliğinden (ebeveynlerimin halen hayatta olup olmadığını hastanın bu kadar merak etmesi beni rahatsız edebilir) hem de düşlemlerinin isabetliliğinden (veya isabetli olmayışından) etkilenebiliriz: Hastanın beni dindar biri sanmasını komik bulabilirim veya ses tonumdan o aralar canımı sıkan bir şey olduğunun sezilmesi beni etkileyebilir.

 

Perhiz ilkesine biat etmek (hastaların psikanaliz sürecinde ifade ettikleri arzuları eyleme dökülmeden analiz edilmelidir) pratiğimizdeki önemini korumakla birlikte, mahremiyetimizi ve yüksüzlüğümüzü tamamen muhafaza edebileceğimiz inancı ancak gerçekçi olmayan bir hüsnü kuruntunun sonucu: Hastaların bizim hakkımızda bir takım bilgilere her zaman erişebileceğini, hiç değilse fiziksel görüntümüzden, adresimizden, mobilyalarımızdan, meslektaş veya arkadaşlarımızdan, analitik lüteratürü okuyarak veya açık seminerlere katılarak çıkarımlarda bulunabileceğini görmemek için kör olmamız lazım. Ayrıca onlara karşı tutumlarımızdan ve bilinçdışı karşı aktarımlarımızı canlandırdığımız zamanlardan da bilgi toplayabilirler.

 

Yeni iletişim teknolojileri çağında internet analistler de dahil olmak üzere başkalarıyla ilgili bilgilere erişilmesine imkan tanıyan büyük bir alan açtı. Bugün hastaların pek çoğu analistlerinin adını Google'da aratmakta tereddüt etmiyor (edindikleri bilgilerin bazıları hatalı da olabilir - hastalarımdan biri beni aynı adı taşımamız nedeniyle ünlü bir fotoğrafçı zannediyordu). Glen Gabbard'ın sözleriyle ifade edecek olursak, her tür kişisel bilgiye bu kadar kolay erişilmesi 'analitik anonimliğin tabutuna çivileri çaktı' (alıntıyı yapan Vinocur Fishbein, 2010, s. 986). Analistler hastaları hakkında bilgi edinmek için onları Google'da aratma arzusuna direnmelidir ancak analizanlarımızdan da aynı özdisiplini göstermelerini beklememeliyiz. Zaten neden bekleyelim ki? Eğer kendimizle ilgili isabetli veya isabetsiz bilgiler halka açık durumdaysa, hastanın bunlara erişmesini engellemek bizim yerimiz değil (hakkımız da değil). Hatta bunu yapmamalarını önermemiz bile doğru olmaz. Yapmamız gereken, bu aramaların arkasındaki nedenleri araştırmalarına yardımcı olmak; ne bulmayı beklediklerini, bu tür kişisel bilgilerin onlara ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak. Bu durumda analitik sorgumuzun nesnesi elektronik yollarla edinilen bilgilerin onları nasıl (etkilenmek, öfkelenmek, memnun olmak, hayal kırıklığına uğramak veya şaşırmak) ve neden etkilediği haline gelir.

 

Unutmayın ki burada hastaların bizi internette aktif olarak aratması ile bizim bizzat kişisel bilgilerimizi paylaşmamız, sorularına yanıt vermemiz arasında bir fark var. Bu ikincisinin en az Freud'un zamanında olduğu kadar yanlış bir uygulama olduğuna inanıyorum. Analitik öz ifşaat denen şey bence bir seçenek bile değil. Hastalarımın sosyal medyada çocuklarımın fotoğraflarına erişebileceğini bilsem bile, bu fotoğrafları terapi odamda sergilemem.

 

Kişisel bilgilerin herkese açık hale gelmesinin yarattığı büyük değişim, analitik çalışmada da başlıca dönüşümleri beraberinde getirir. Özellikle de profesyonel kimlik duyumumuzu etkiler. Hakkımızda hangi bilgileri bilerek ve isteyerek internete koyacağımız meselesinde ihtiyatlı davranmak iyi olabilir. Çalışmalarımızın tanımını yapmak için kendi web sitemiz olmasını, sosyal yaşamımızı yönetmek için bir Facebook hesabımız olmasını veya takipçilerimizle güncel olaylara ilişkin yorumlarımızı paylaştığımız bir Twitter hesabımızın olmasını akıllıca bulmuyorum. Ne var ki bu tür tedbirlerin az bir etkisi olacaktır çünkü internette hakkımızda çıkan bilgiler üzerinde aslında çok az kontrole sahibiz. Yayınlarımız, konferans sunumlarımız, akademik çalışmalarımız vs. gibi normalde gönüllü olarak paylaşmayacağımız bilgiler otomatik olarak erişime açık hale gelirler.

 

Genç erkek bir hastam adımı Google'da aratarak bir kitap yayınladığımı öğrenmiş. Kitabı almış ve ithaf sayfasındaki isimlere bakmış. Bu isimlerin akrabalarım olduğunu tahmin ederek onları Facebook'ta araştırmış... Bir yandan bu beni çok rahatsız etti çünkü ifşa olduğumu, kırılgan bir pozisyona sokulduğumu hissettim. Öte yandan ise hastamın bu gözetlemeci tutumunu ve internet üzerinden beni takip etme faaliyetini - ki bundan suçluluk duyuyordu - itiraf edecek kadar rahat hissetmesine memnun oldum. Bu sayede bu merakının kaynağını ve anlamını daha yakından araştırabildik; cinsel hayatlarıyla ilgili bazı detayları yaşı hiç uygun olmayan oğullarına açan ama aile ile ilgili büyük önem taşıyan bilgileri ondan gizleyen, böylelikle de heyecanlandırıcı veya korkutucu düşlemlerini dolaylı yoldan teşvik eden ebeveynler tarafından büyütülmüştü. Bunun sonucunda da büyük bir merak geliştirmişti - bilimsel çalışmaları açısından bu son derece işlevseldi ama kişisel ilişkilerinde yıkıcı bir nitelik kazanıyordu, benimle kurduğu aktarım ilişkisinde de önemli rol oynamıştı.

 

Geçtiğimiz kırk yıllık süreçte yeni teknolojilerin iletişim ve bilgi alanını istila edişine şahitlik ettik; masamızda yerini alan ilk telesekreterlerden, günümüzün akıllı cep telefonlarına. Bu gelişmelerin bizim psikanalitik çalışmamızı ne denli etkileyebileceğini ise öngöremezdik: Gerek büyük bilgi veritabanlarının yardımıyla araştırma alanında, gerek ise klinik faaliyetlerde. Özellikle de 1980'lerden bu yana giderek kolaylaşan ve hızlanan internet erişimi biz psikanalistlerin çalışma biçimlerinde hastalarla ilişkilenme (ve onların bizimle ilişkilenmesi) ve bunun sonucunda kendi profesyonel kimliğimize dair algımız bakımından devrim yarattı. Halen aynı temel ilkeler doğrultusunda hareket ediyor olsak da, artık onlarca yıl önceki psikanalistler değiliz.

 

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkisini, bunlardan şu ya da bu sebeple yararlanmak istemeyen veya yararlanamayanlar da dahil olmak üzere tüm psikanalistler ve psikoterapistler hissediyorlar. Çalışmalarımız üzerindeki bu etkinin temelde olumlu olduğunu düşünüyorum. Bazı yönleri endişe verici olsa da, mesela klinik malzemenin gizliliğini korumanın giderek zorlaşması gibi, 19. yüzyılda İngiltere'de tekstil işçilerinin yaptığı gibi teknolojik ilerlemeye prensipte itiraz eden meslektaşlarımızın geride kalmaya mahkum olduğuna inanıyorum. Ama özellikle de elektronik devrimin bu ilk dönemlerinde ödenmesi gereken bir bedel var ve bu bedeli ödeyecek entelektüel ve duygusal kaynaklara büyük oranda henüz erişemiyoruz.

 

İki nesillik bir süreçte herkesin kendisini (bazıları daha başarılıydı) bir dizi yeni sözcük, fikir, nesne ve faaliyet ile aşina kılması gerekti. Böylelikle ortaya Prensky'nin (2001) 'dijital göçmenler' dediği büyük ama giderek küçülen bir güruh çıktı - aralarında benim de bulunduğum, yeni elektronik teknolojilerin ortaya çıkmasından önceki zamanlarda büyümüş kişiler. Diğer yanda ise yeni 'dijital yerliler' nesli var; çocukluklarından bu yana bilgisayar, video oyunları ve internet diline aşinalar ve sosyal ağ sitelerinden uzaktan ilişki kurma ve sürdürme konusunda bizden çok daha rahatlar. Mektup arkadaşlığını hatırlayan kaç kişi kaldık ki? Bu tür bir süreç sonucunda kimi kabiliyetlerimizi yitirip yerlerine yenilerini koymak gerekti. Elektronik devrimin hızı dolayısıyla, bu mecburi değişimleri ve ayarlamaları psikanalistler de dahil pek çok kişi travmatik bir deneyim olarak yaşadı. İnkar gibi bazı bilinçdışı savunmalar devreye sokularak profesyonel kimlik duyumumuzda baş göstermiş bu kafa karışıklığıyla baş edilmeye çalışıldı (bkz. Lemma - Caparrotta, eds. 2013).

 

Yaklaşık bir yıl önce, Bay D'den 'psikanalize girişmek' istediğini söyleyen ve randevu talebinde bulunan bir e-posta aldım. Ona beni arayıp randevu alması için cep telefonumu verdim ve aradı. Ardından ise aniden tatile çıkmaya karar verdiği için randevu tarihini değiştirmek amacıyla, adresimi ve yeni randevu saatini teyit etmek için vs. pek çok kısa mesaj gönderdi. Nihayet doğru günde, doğru zamanda ve doğru yere varmayı başarınca, Bay D kapımın önünden bana tekrar telefon açtı ve doğru zile basıp basmadığını kontrol etmemi istedi.

 

Danışmanlık sürecinde Bay D beni halihazırda Google'da araştırmış olduğunu, sinema ve psikanalizle ilgili makalelerimi keşfettiğini, kendisinin de filmlere büyük merakı olduğunu itiraf etti. Bana ayrıca yalnızca haftada bir gelebileceğini bildirdi ki bu, ona da izah ettiğim üzere, kabul edeceğim bir şey değildi çünkü hastalarımı daha sık görürüm. Bay D benimle görüşme konusunda ısrarcı oldu. Talebine uyum sağlayamayacağımdan, onu bir meslektaşıma yönlendirdim - bu yönlendirmeyi, onu reddettiğimi hissettiği için, gönülsüzce kabul etti.

 

Bir hafta sonra Bay D'den yeni bir e-posta aldım. E-postada Viagra, Cialis ve bu tür ilaçlar satan bir şirketin web sitesinin bağlantısı vardı. Baştaki şaşkınlığım geçince (ayrıca epey öfkelendiğimi de belirtmeliyim), Bay D'nin benden istediğini alamayınca kendini güçsüz hissettiği ve kendi iktidarsızlığını bana yansıttığı sonucuna vardım; bu nedenle 'benim' sorunuma böyle ucuz bir kimyasal çözüm sunmuştu.

 

Birkaç yıl önce olsa, bunların hiçbiri - benimle e-posta üzerinden iletişim kurması, kısa mesajlar göndermesi, Google'da araştırması, bana bir internet sitesi bağlantısı göndermesi - gerçekleşmezdi. Elektronik iletişim araçlarını bu şekilde kullanmak Bay D'ye özgü bir durum olabilir ama bu araçların bu denli yaygın olması, öyle ya da böyle, iyi ya da kötü, hepimizi etkiliyor.

 

Şimdi psikanalitik süpervizyonun veya terapi seanslarının elektronik araçların yardımıyla gerçekleştirilebilmesi için klasik analitik ortamda ne gibi değişiklikler yapmamız gerektiğine, bu değişimlerin süpervizyon alan kişilere ve hastalara karşı tutumuzu nasıl değiştirebileceğine ve bunun sonucunda bizim kendimize ilişkin algımızın (nelere inandığımız, neyi neden ve nasıl yaptığımız) nasıl etkileneceğine değineceğim - bu bağlamda belki daha geleneksel şekilde çalışmaya döndüğümüz de analitik kimliğimiz de değişebilir.

Uzun yıllardır psikanalistler telefon üzerinden süpervizyon ve analiz yapıyorlar (Bassen 2007; Leffert 2003; Zalusky 2003). İlk başta bu adayların eğitim analistlerinden seanslara bizzat katılamayacak kadar uzakta yaşaması veya kendi ülkelerinde tanınmış bir Psikanaliz Enstitüsü'nün bulunmaması gibi sorunlarla baş etmek amacıyla yapılıyordu; bu adaylar ancak uzaktan, mesela telefonla, eğitim alabilirlerdi. Bazen 'teleanaliz' (Scharff 2010) veya 'uzaktan analiz' (Carlino 2010) olarak da anılan bu uygulama, hastanın veya analistin iş veya aile gibi sebeplerle farklı bir şehre veya ülkeye taşındığı durumlarda da kullanılmaya başlandı (giderek yaygınlaşan bir olgu olan coğrafi hareketlilik nedeniyle giderek daha etkili hale gelen bir gelişme). Bu tür durumlarda bazen analist arada bir de olsa bizzat görüşmeyi öneriyordu, böylelikle analitik çiftin her iki üyesi de aynı fiziksel alanı paylaşmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlayabilirdi. Daha kısa vadeli durumlarda ise, analizden geçen kişi bir hastalığa yakalandığında veya iş nedeniyle geçici bir süreliğine uzak bir yere taşındığında, geleneksel seansların yerini telefon görüşmeleri alıyordu.

 

Tüm bu durumlar uzun zaman boyunca devam etti ve ilgili literatürden ve meslektaşlarla gayrıresmi konuşmalarımızdan çıkardığım kadarıyla giderek yaygınlaştı. Öte yandan, son birkaç yıl içinde video-konferans araçlarının kullanımının kolaylaşmasıyla birlikte, uzaktan psikanaliz bir mecburiyetten ziyade bir seçenek olarak da görülmeye başlandı. Analistin ofisine gayet rahat erişebilecek hastalar bile siber ortamda görüşmeyi talep etmeye başladılar. Bu uygulama düşündürücüdür çünkü asıl amacı bizzat orada bulunulacak bir analitik süreçteki direncin çevresinden dolaşmak olabilir.

Psikanaliz ve süpervizyon seanslarını telefon, video-konferans ve hatta e-posta (Gabbard 2001; Carlino 2010) üzerinden sürdürme uygulaması yaygınlaştıkça, ciddi tartışmalara da konu olmuştur. Bazı yazarlar 'modern telekomünikasyonun mevcut durumu... analizi psikanalistin ofisinin duvarlarının dışına taşımaya imkan sağlayan bir fırsat olarak görülmelidir,' der (Carlino 2010, s. 3). Bazıları ise 'psikanalizin veya biz psikanalistlerin değişen zamanların ve toplumun peşinden koşması gerektiği savını,' kabullenmekte zorlanır. 'Bizim görevimiz,' derler, 'değişimi anlamak ve yorumlamaktır'  (Argentieri and Amati Mehler, 2003, s. 18). Yine kimileri bize '“sanal gerçeklik” ile ilgili güncel tartışmaların Freud'un “ruhsal gerçeklik” gözlemlerini atladığını, kişinin “gerçeklik” görüşünün kendi psikolojisinin ve bilinçdışı arzularının etkisi altında olduğunu,' hatırlatır. Siber alandaki “sanal” nitelikten mantıksızca korkmaları, bazı analistlerin “gerçeğe” ilişkin naif, somut ve özünde psikanalitik olmayan bir görüş geliştirmelerine yol açmıştır (Freeman, alıntılayan Stevens 2013, s. 1109).

 

Ben burada Skype üzerinden yürütülen seansların analitik ortamdaki, tutum ve kimlikteki etkilerinden bahsetmekle yetineceğim ve bu uygulamadan 'Sypanaliz' olarak bahsedeceğim. Skype, karşınızdaki kişiyle birbirinizi bilgisayar ekranlarında görerek konuşmanızı sağlayan bir video-konferans programı. Ücretsiz, kolay erişilebilen ve kullanımı kolay olan Skype, telefondan daha nitelikli bir iletişim aracı olması itibariyle geleneksel psikanaliz uygulamalarımıza daha uygun ve aynı doğrultuda, yaygınlaşma olasılığı daha yüksek. Karşı tarafın sizi nasıl gördüğünü de görebilmeniz için (örn. yüzünüzün kadraja girip girmediğini) Skype sizin ufak bir ayna görüntünüzü de ekranın köşesinde gösterir ki bu normalde aynaların olmadığı ve insanların kendini göremediği terapi ortamı için önemli bir faktör olabilir.

 

Divan ve koltuktan oluşan geleneksel analitik ortam, video aramalarıyla yapılan seanslarda da bir şekilde sağlanmalı mıdır? Skpanaliz analistin değil hastanın kamerasının açık olduğu (böylece analist onu görebilir) bir asimetri içinde mi gerçekleştirilmelidir? Bu koşulda analist kendi odasındaki koltukta oturur, bilgisayarını önüne koyar, ekranında analizanını görür. Hasta da kendi evinde, tıpkı terapistin yanında olsa yapacağı gibi, bir divana uzanır; belki kamerayı da arkasına koyar ki analist de kendisini normalde göreceği gibi görebilsin. Analitik ortamı taklit eden bu tür yapay bir ortam aktarım ve karşı aktarım dinamiklerini kolaylıkla bozabilir ve bilinçdışı veya önbilinç kaynaklı eyleme koyma maksatları doğrultusunda kullanılabilir. Belki her iki tarafın da kameralarını açıp bilgisayarın önüne oturduğu, böylelikle çoğu analitik psikoterapideki yüz yüze ortamın sağlandığı bir düzenleme tercih edilebilir - yine ideal değildir elbette ama sık görüşemeyecek kadar uzakta olan analist ve analizanın çalışmasına imkan sağlıyorsa bu fedakarlığa değer.

 

Analitik ortam bakımından, uzaktan analiz de tıpkı klasik analiz gibi sabitliğin ve istikrarın titizlikle muhafaza edilmesini gerektirir. Psikanalizin ofisinde gerçekleştirilen ilk yüz yüze görüşmede taahhüt edilen analitik kontratta ödeme miktarı ve yönteminin yanı sıra seansların düzenli aralıklarla ve her defasında aynı mekandan (örneğin hasta da analist de hep aynı odada oturuyor olacak) gerçekleşmesi gibi detaylar netleştirilmelidir. Bu tür temel kuralların yürürlüğe girmesinde karşılıklı güven şarttır.

 

Dikkat ederseniz uzaktan analizde her iki tarafın da kullanması gereken iletişim araçları (bilgisayarlar, kameralar, internet bağlantısı, Skype yazılımı vs.) ve bunları faaliyete geçirmek için yapılması gerekenlerin her biri (internete bağlanmak ve analizanın zamanı geldiğinde aramayı yapması) yeni analitik ortamın parçası haline gelir; öyle ki, hem mevcudiyetleri hem de nasıl kullanıldıkları aktarım ve karşı aktarım dinamiklerini etkileyebileceğinden potansiyel yorum malzemesi haline gelebilirler. Bu sanal ortamı çevreleyen sınırlar, temelde yine analizi dış müdahalelerden koruma amacı gütmekle birlikte, ister istemez fiziksel alandakilerden farklı olacaktır.

Telekonferans teknolojisinin, en azından mevcut haliyle, pek çok kusuru da vardır: Örneğin, ses kalitesinde sıkıntı yaşanabilir, görüntü ile sesin senkronu kayabilir, bazen görüntü donabilir. Ayrıca, seans esnasında iki taraftan birinin internet bağlantısında sıkıntı yaşanırsa iletişim (ve dolayısıyla seans) yarıda kesilecektir - bu hiç de ender yaşanmayan ama hayli sinir bozucu bir olaydır. Bu tür durumlarda ne gibi düşlemler uyanır? Bu kesilme kasti miydi? Yeniden bağlantı sağlayabilecek miyiz? Evet ise, ne zaman? Bu sorunla baş etmek için analitik ortamda ne gibi değişikliklere gidilmeli? Bu sorun nedeniyle kaybedilen analitik çalışma zamanı, elli dakikayı doldurabilmek için seansın sonunda telafi edilmeli mi?

 

Bu konularla bağlantılı olarak, en azından uyanan düşlemler bağlamında, seans esnasında sessizlikleri de ele almak gerekir. Analitik çiftin iki üyesi uzaktan iletişim kurduğunda sessizliğe tahammül etmek odada yan yanaykenden daha zor olabilir. Zira sessizlik, özellikle de görsel temas mümkün değilse, tehditkar bir unsur olarak algılanabilir. Haliyle de terk edilme veya zulmedilme kaygılarının yükselmesini engellemek amacıyla prematür olarak bölünebilir. Bu kaygılar karşıdaki kişinin gerçekten belki odadan gittiği, başka bir şeyle uğraşmaya başladığı ve hatta öldüğü yönünde paranoid düşlemler biçimini alabilir. Poland bazen ofisindeki hastaların ona “Uyudunuz mu?” diye, telefondakilerin ise “Orada mısınız?” diye sorduğunu söyler (alıntılayan Bassen 2007, s. 1034).

 

Yine göz önünde bulundurulması gereken bir başka mesele de, ofiste gerçekleşen seanslardan farklı olarak video aramalarında iki tarafın bedenlerinin siber alan olarak da bilinen sanal bir alanı paylaşmasıdır. Analistin ve analizanın bedenlerinin fiziksel mevcudiyeti elbette etkileşimlerinde önemli rol oynar, aktarım ve karşı aktarım bakımından çeşitli sonuçlar doğurur. O halde bedenleri, veya fiziksel alandaki mevcudiyetlerini, analitik süreçte kayda değer bir etki yaratmadan silip atmak mümkün müdür? Onların yokluğu analitik çiftin - veya aslında herhangi bir çiftin - arasındaki iletişimin kalitesini ne şekilde değiştirir? Divanı kullanan hastaların seansların başında ve sonunda birkaç saniyeliğine analistlerine bakma şansı olduğu doğrudur; arkada bir koltukta oturan analist de hastasının bedenini kısmi olarak görebilir. Aralarında hemen hemen hiç fiziksel temas olmadığı, koku gibi diğer algı türlerinin de analitik ilişkide nadiren önemli rol oynadığı da bilinmektedir. Gelgelelim, aralarında bir bedensel temas olma olasılığı (ister erotik olsun, ister duygusal veya saldırgan) terapist ile hastanın birbirlerine dair (hem gerçek hem de aktarımsal) deneyimlerinin göbeğinde yer alır. Dolayısıyla, Skypanalizde bu olasılığın ortadan kalkması görmezden gelinebilecek bir durum değildir.

 

Şunu da ekleyebiliriz: Uzaktan analizlerde iki beden aynı anda aynı yerde olmasa da, analist ile hastanın paylaştığı bu sanal ortamda onların yerini alan ve onları temsil eden üçüncü bir unsur devreye girer. Bu unsur, elektronik aygıttır (mikrofon ve kameralarıyla birlikte bilgisayarlar) ve en azından iki taraf da ona tamamen alışana kadar geçecek ilk birkaç seanslık süreçte mutlaka analitik ilişkinin yakınlığını ve mahremiyetini zedeleyecektir. Bu müdahalenin genellikle rahatsız edici çağrışımları olur; örneğin Oidipal düşlemler alanında merak, kıskançlık ve zulmedilme kaygılarını tetikleyebilir.  Bunların hiçbirinin kendi içinde kötü bir şey olmadığı savunulabilir ancak titizlikle ele alınmaları ve yorumlanmaları gerekir. Bu bakımdan Yamin Habib 'analistin ilişkide geçici bir üçüncünün varlığını kabul etmesi - bu bir aygıt olsa bile - geleneksel analitik ortamı öyle çarpıcı bir biçimde değiştirir ki bildiğim psikanalizden çok farklı bir süreç ortaya çıkar' yorumunu yapar (2003, s. 26, vurgu bana ait).

 

Bana öyle geliyor ki bu sorunun yanıtı 'bildiğimiz psikanaliz' tanımımıza göre değişir. Bundan uzun yıllar önce, 2000 yılında, Dinita Smith'in (2000) The New York Times'da yayınlanan ve Amerikalı analistlerin pek çoğunun açıklık adına e-posta ve video aramaları ile psikanaliz yaptığına işaret eden makalesine yanıt olarak şu yorumu yapmıştım: 'Eğer bir yerde sınır çizmezsek, gelişmeye açık olsa da artık adına psikanaliz denemeyecek bir meslek icra etmeye başlarız' (Sabbadini 2000). Bugün ise halen bir sınırın çizilmesi gerektiğine inanmakla birlikte, bu sınırın tam olarak nereye çizilmesi gerektiğinden artık o kadar emin değilim.

 

Siber alanda gerçekleşen ilişki ve iletişimlerin fiziksel alanlarda olanlardan taban tabana farklı olduğunu fark etmek önemli. Bu farkların inkar edilmesi ve klasik analitik ortamın sanal gerçeklikte yeniden üretilmeye çalışılması başarısızlığa mahkumdur. Örneğin, psikanalizin zamansal boyutunun önemli ve sıkı zaman sınırları olmakla birlikte zamansız bir niteliğinin olması (Sabbadini 1989) Skypanalizde iyice ön plana çıkar. Zira bu tür bir psikanalitik sahnenin iki kahramanının paylaştığı  aynı elli dakika, klasik analizde olsalardı birlikte geçirecekleri fiziksel zamanın yerini alır. Carlino'nun fark ettiği üzere, uzaktan analizin özelliklerinden biri olan 'analitik diyalog... iletişimsel zaman parametreleri üzerinden ölçülür... coğrafi mesafe örüntüleri üzerinden değil' (2010, s. 64).

 

Öte yandan, sırf ona alıştık diye analiz yapmanın tek doğru ve olumlu sonuçlar elde edilebilecek yolunun geleneksel yol olduğunu varsaymak da çok doğru bir yaklaşım olmayabilir. IPA'nın bu meselelerle ilgili bir panelinde sunduğu raporunda Savege Scharff teleanalizden bahsetmiş: 'Psikanaliz öncelikle, anlayan zihin ile bir karşılaşmadır; hangi ortamda gerçekleşirse gerçekleşsin.' (2010, s. 990, vurgu bana ait).  Yüz yılı aşkın psikanaliz deneyimimiz bize orijinal analitik ortamda yapılan değişikliklerin belli temel parametrelere sadık kaldığı müddetçe hem analistler hem de hastalar için avantajlı olabileceğini, çalışmanın kalitesini artıracağı durumlarda bu değişikliklerin yapılması gerektiğini ve zaten aynı dışsal çevre geliştikçe (bizim durumumuzda bu, elektronik teknolojilerin yaşamın her noktasına yayılması anlamına geliyor) bunların kaçınılmaz olacağını göstermiştir.

 

Analitik çalışma için teknik prensiplerini açıklayan Freud (1912), bunların sabit kurallar olmadığını ve sürekli gözden geçirilmesi gerektiğini de ilk söyleyen kişi olmuştur; hatta onlardan kuraldan ziyade 'öneri' olarak bahsetmiştir. Bu esnek yaklaşımıyla uyumlu olarak, Freud meslek yaşamında hipnoterapinin yerine serbest çağrışım yöntemini koymuş, hastanın alnına elini koymaktan vazgeçmiş, sabit bir terminasyon tarihi belirleme uygulaması yerini açık uçlu analize bırakmış, haftada altı görüşme kuralı beşe indirilmiştir.

 

Profesyonel kimlik duyumumuz bakımından biz psikanalistlerin sanal alanda çalışmaya başladığında, belki ofisimizi taşıdığımızda olabileceği gibi, ilk başta yerini yadırgaması muhtemeldir. Ne var ki gerek analist gerekse analizan bu yeni ortama alıştıkça bu etki de zamanla kaybolacaktır. Ne de olsa, analizanlarımızla ister ofiste görüşelim ister siber alanda, bizler halen psikanalitik sürecin içindeki psikanalistlerizdir; hastalarımızı, serbest çağrışım için askıya alınmış bir dikkatle ve empatiyle dinleriz. Hastalarını Skype üzerinden gören analistler, onlarla ofistekine benzer bir tutumla ilişkilenecektir. Analitik görüşmeleri çevreleyen ritüeller fark gösterebilir (örn. ofiste zile basmanın yerini çevirimiçi olup video araması yapmak alır) ama psikanalitik sürecin malzemesi aynı kalacaktır.

 

Sanırım bu noktada, hastanın ofise gelmesinin mümkün olmadığı durumlarda hasta ve analistin internetin sanal ortamında görüşmeyi kabul edip etmemesi meselesine geliyoruz. Biz onaylasak da onaylamasak da, artık bu uygulama giderek yaygınlaştı. Gerçi analistler, belki de 'geleneksel psikanalitik normları çiğnemenin yarattığı analiz edilmemiş suçlulukları' nedeniyle, bunu meslektaşlarıyla nadiren paylaşıyorlar (Zalusky 2003, s. 16). Güncel sistematik anketler, psikanalistlerin yaklaşık üçte birinin uzaktan analizi en azından denediğini ve bu tür uygulamaların oranındaki artışın gerek analist gerekse hasta popülasyonundaki dijital yerli oranıyla artışla paralel olduğunu ortaya koyuyor.

 

Buradaki önemli soru, analitik çiftin fiziksel alanda aynı anda var olmasının psikanalitik sürecin gerçekleşmesi için sin qua non[1] bir koşul olup olmadığı. İnsan ilişkilerinin duygusal boyutunun ancak böyle bir bağlamda ifade alanı bulabileceği görüşü doğrultusunda böyle olduğu savunulabilir. Öte yandan, video bağlantıları gibi araçların (yalnızca yazılı sözcüklerden oluşan e-postaların veya sadece sesi ileten telefonun aksine) anlamlı bir iletişim için ihtiyaç duyulan ana algısal nitelikleri (görsel ve işitsel) gerçekten de sağladığı söylenebilir. Geleneksel fiziksel analitik görüşmeler halen sanal olanlardan daha tercih edilesi olmakla birlikte, analitik sürecin açılması ve etkin bir çalışmanın yapılması için şart da değillerdir.

 

Yukarıda işaret ettiğim üzere, internette yürütülen seansların psikanalitik olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğini sorgulayanlar, bu şekilde geleneksel ortamda meydana gelen mecburi değişimleri ve bunun analitik profesyonel kimliğimiz üzerindeki olası yankılarını düşünenler olabilir. Bu sorunun yanıtı elbette psikanalitik çalışma tanımımızın ne kadar katı (titizden farklı) olduğuna göre değişir. Bazı yazarlar 'psikanalizin açıkça ve her geçen gün giderek artan bir oranda seyretilmesinden duydukları derin endişe'yi dile getirirler (Argentieri ve Amati Mahler 2003, s. 19).

 

Gelgelelim, yıllar içerisinde psikanaliz hastanın divanda yattığı (gerçi bezen hastalar yüz yüze oturmayı seçerler), haftada beş gün ellişer dakika süren seanslardan oluşan (gerçi bazı analistler hastalarını daha seyrek ve daha kısa seanslar eşliğinde görürler), hastanın serbest çağrışımlarının serbest dalgalanan bir dikkatle dinlendiği (gerçi bazı farklı iletişim modaliteleri de norm olarak görülmektedir), temel müdahalenin aktarım yorumlarından oluştuğu (gerçi analistler her zaman farklı tür müdahalelerde de bulunurlar, mesela yeniden yapılandırmak ve dolaylı sorular sormak gibi), başlangıçtan itibaren açık uçlu bir kontratı olan (gerçi hastalarını belirli bir zaman dilimi içerisinde veya belirli bir seans sayısı boyunca görmeyi kabul eden analistler de vardır) yönlendirici olmayan konuşma tedavisi olarak nitelendirilmiştir. Başka bir deyişle, belirli temel ilkelere (kuramsal açıdan, bilinçdışı düşlemlerin gücüne inanmak gibi; teknik açıdan, istikrarlı bir analitik ortam sağlamak gibi; etik açıdan, gizliliğe saygı göstermek gibi) sadık kalma şartıyla, psikanalitik çalışmamıza dair herhangi bir tanımda biraz esneklik payı bırakmak gerekir.

 

Bir analizi 'gerçek' analiz yapanın ne olduğu sorusunun yanıtını hızla değişen çevresel bağlamda değerlendirmek gerekir. Yeni teknolojiler ve onlarla ilişkili kültür ve değerler yalnızca gündelik yaşantımızda ve kişilerarası ilişkilerimizde değil, aynı zamanda iç dünyamızın yapısında ve içeriğinde de önemli rol oynadıklarından görmezden gelinmemeleri gerekir. Psikanaliz geleneksel biçimiyle kaldığı müddetçe antikalaşma riskiyle karşı karşıyadır. Oysa bizler, kalan tek tük dijital göçmenler olarak, yerlilerle işbirliği kurup elektronik devrime proaktif bir yanıt vermeyi başarırsak, çok sevdiğimiz 'imkansız mesleğin' gelişme olasılığını artırabiliriz.


KAYNAKLAR

 

Argentieri S - Amati Mehler J (2003). Telephone ‘analysis’: ‘Hello, who’s speaking?’ Insight, 12:17-19.

Bassen, C (2007). Telephone analysis. Panel report. Journal of the American Psychoanalytic Association, 55:1033-1041.

Carlino, R (2010). Distance Psychoanalysis. London: Karnac, 2011.

Freud, S (1912). Recommendations to physicians practising psycho-analysis. Standard Edition Vol. 12. London: Hogarth Press; pp. 109-120.

Gabbard, G. (2001). Cyberpassion: E-rotic transference on the internet. Psychoanalytic Quarterly, 70:719-737.

Leffert, M (2003). Analysis and psychotherapy by telephone: Twenty years of clinical experience. Journal of the American Psychoanalytic Association, 51:101-130.

Lemma, A - Caparrotta, L, Eds. (2013) Psychoanalysis in the Technoculture Era. London: Karnac.

Prensky, M (2001). Digital natives, digital immigrants. From On the horizon. MCB University Press, Vol. 9 (5).

Sabbadini, A (1989). Boundaries of timelessness. Some thoughts about the temporal dimension of the psychoanalytic space. International Journal of Psychoanalysis, 70: 305-313.

------ (2000). Response to Dinitia Smith’s ‘Ideas’. www.psychoanalysis.org.uk

Scharff, J (2010). Telephone analysis. Panel report. International Journal of Psychoanalysis, 91:989-992.

Smith, D (2000). Ideas. www.nytimes.com/2000/12/09/arts/09PSYC.html

Stevens, D (2014). Online and on-the-couch virtuality: the real, the imagined, and the perverse. Journal of the American Psychoanalytic Association, 26:1105-1116.

Vinocur Fischbein, S (2010). Psychoanalysis and virtual reality. Panel report. International Journal of Psychoanalysis, 91:985-988.

Yamin Habib, L (2003). Physical presence – a sine qua non of analysis? Insight,12: 25-27.

Zalusky S (2003). Dialogue: Telephone analysis. Insight,12: 13-16.

 

*Henüz basılmamış olan bu makalenin bazı kısımları izleyen kitapta da bulunabilir:

 

         Lemma, A - Caparrotta, L, Eds. (2013) Psychoanalysis in the Technoculture Era. London: Karnac. 

 

Çeviri: Elif Okan Gezmiş

 

 

Copyright © Andrea SABBADINI, 2015

a.sabbadini@gmail.com



[1] Lt. Olmazsa olmaz.

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.