İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud
Daniel Widlöcher’nin F. Busch ve H. Kächele’ye Yanıtı
 
Psikanaliz ile psikoterapi arasındaki bağlantıları ve farklılıkları saptamamıza yarayacak ölçütler besbelli hâlâ tartışma konusudur.
 
Kendi açısından Kächele bu durumun, Freud’un bu meseleye yaklaşımına özgü belirsizlikten kaynaklandığı gerçeğini vurgulamaktadır. Busch’a göre bu mesele, çağdaş psikanaliz için en az geçmişte olduğu kadar önemlidir –ve hatta gelecekte bunun daha da merkezi olacağını ileri sürer. Her ikisi de –ve burada ben de onlarla tamamen hemfikirim-  bu meseleye yaklaşımımızın kategorilerden ziyade boyutlar açısından olması gerektiğini savunurlar. Dar anlamda psikanalizden “destekleyici” psikoterapilere kadar uzanan tedavi yöntem ve biçimlerini bireyselleştirmeye kalkışmak yerine, hedeflenen amaçlara (bilinçdışı oluşumların keşfinden tutun belirtileri ortadan kaldırmaya kadar değişen) bağlı olarak her bir vakanın, “psikanalitik” boyut ile onun “psikoterapötik” dengi arasında bir yerde durduğunu söylemek yerinde olur.  Temel olarak burada söz konusu olanın, hesaba katılması gereken değişkenleri nitelendirmemizi mümkün kılan süreçleri nasıl tanımladığımız ve anladığımız olduğunu savunuyorum.
 
Kächele, her şeyin ötesinde deneysel bir yaklaşım önermektedir. Niceliksel ölçütlerden bahseder – gerçi, bana göre bunları yeterince açıklıkla tanımlamamaktadır. Bu, bu ölçütlerin gerçekten fazla karmaşık olduğu ve dolayısıyla her psikanalistin herhangi bir hasta için neyi uygun gördüğüyle yetinmemiz gerektiği anlamına mı gelmektedir? Kächele –gerçekten de temel olan- deneysel esneklik ile çağdaş psikanalizin belirgin bir özelliği olan uygulama ve kuram çoğulculuğu arasında paralellik kurmaktadır. Ancak bu yaklaşım pekâlâ, sonuçta psikanalitik boyutun, oldukça basit biçimde psikanalistin ne yaptığıyla ilgili olduğu görüşüne yol açabilir! Fakat elbette bir psikanalisti tanımlamak için tek uygun yol, geçmesi gereken eğitim doğrultusundadır. Kächele, yaklaşımının özünde var olan bu güçlüğün tamamen farkındadır.
 
Busch’un amacı, psikoterapötik alanın karmaşıklığını tanımlamaktan ziyade bilinçdışının keşfedilme tarzına dair özgül nitelikleri vurgulamaktır. Terimin dar anlamıyla psikanalitik tedavinin özgüllüğü, analizanın kendi doğasında var olan bilinçdışı zihinsel olaylar ve bunlar arasındaki bağlantılarla ilgili bazı dolaylı bilgilere erişebilme becerisinde yatar. Benim görüşüme göre “kendi kendini analiz” benim, serbest çağrışımla yorumları birleştiren özel bir tür dikkatin gelişimi olarak anladığım duruma yaklaşmaktadır.
O halde bu gelişim nasıl sürdürülür?
 
Busch’a göre psikanalistin dikkatli dinlemesi eşduyuma dayalıdır. Yine de bana göre Busch bu dikkatliliği fazla etkin ve “nesneleştirici” bir tarzda ele alır. Ona göre analist, bu tarz uyarınca hastanın “malzemesinin” ortaya koyduğu klinik öğeler dizisini keşfeder. Busch’un tanımladığı yaratıcı keşif yerine kişisel olarak ben, her iki tarafın paylaştığı, serbest çağrışımları temel alan dikkatli dinlemenin etkisini vurgulamayı tercih ederim. Bu, düşünüm çalışmasının karşılıklı harekete geçirilmesiyle oluşan bir tür "birlikte düşünme"dir.
 Busch’a daha kuramsal bir düzeyde, yani bilinçdışı temsilin doğası bakımından da katılmıyorum. Busch bunun “önbilinçli” yönünü, anlatısallığa erişebilir bir şeyin temsili olarak vurgulamaktadır.  Bilinçdışı zihinsel oluşumları bir tür canlandırma, sanrısal bir biçimde yerine getirilen ve deneyimlenen eylemlerin temsilleri olarak görmek daha doğru olmaz mı? Dolayısıyla –ve burada ona tamamen katılıyorum- yorum çalışmasında bilgi kazanma (mesela bilinçdışı zihinsel eylemlerin hangi yolla yerine getirildiğine dair) sürecinin önemi, o bilginin içeriğinden ayrıdır.
 
Daha sonra Busch, “psikanalitik boyut” diyebileceğim çok ikna edici bir tanımlama önermektedir, ancak iş “psikoterapötik boyutun” niteliksel özelliklerini tanımlamaya geldiğinde Busch, belirgin biçimde kaçamak davranır. Galiba o da Kächele gibi bunlara, basitçe niceliksel çeşitlemeler açısından bakmaktadır.
Bu noktada, özünde ne Kächele’nin ne de Busch’un söyledikleriyle çelişmeyen, ancak psikanalitik boyut ile onun çeşitli psikoterapötik uygulamalarının özel doğasını daha yakından bağlantılandırmayı deneyen – ve bunu diyalektik olarak adlandırmaya cüret edeceğim üniter bir bakış açısıyla yapan- daha kişisel bir görüş geliştirmeyi isterim.
•Böyle bir psikanalitik tedavinin var olması için psikanalitik nesne ile terapötik amaçlar arasında dereceleri muhtemelen değişen bir tür bağ olmalıdır.
• Yardım talebinin aldığı biçim, kişisel etmenler, bireyin psikopatolojisi ve terapötik beklentileri, bu çifte hedefin –psikoterapötik ve psikanalitik- kişiden kişiye değişen bir denge durumunda olduğu anlamına gelir.
• Psikanalitik yaklaşımın amacı dar anlamda analizana bilinçdışı süreçlerle ve zihninin içerikleriyle bağlantı kurmak için bir araç sunmaktır. Bu hedefe ulaşmak için analizan ve analist ortak – her ikisini de serbest çağrışımlara ve yoruma çağıran- bir dikkatle dinleme yolu geliştirmelidir. Bu, analizanın bire bir psikanalistle değil, ama onun dikkatli dinleme biçimiyle aşamalı özdeşleşimine olanak sağlar.
• Psikanalitik yaklaşımdaki terapötik amaçlar, analizanın benliğinin kendi psikopatolojisinin kısıtlamalarından kurtulmasıyla ilgilidir. Bu kurtuluş, analizanın analistle birlikte düşünerek, çağrışımsal ve yorumlayıcı dinlemesinin yardımıyla belli bilinçdışı süreçlerin ve içeriklerin farkına varması sayesinde oluşur.
 
Özetle, “psikanalitik” boyut “analizan”ın, analistin dikkatle/dikkatli ve psikanalitik dinleme yetisini edinmek için nasıl çabaladığıyla ilgiliyken, “psikoterapötik” boyutun “hasta”nın zihinsel acısını iyileştirmek için psikanalistin psikanalitik dikkatliliğinden nasıl faydalandığıyla ilgili olduğu söylenebilir.
 
Çeviren: Şeyda Sunar Postacı
 
Bella Habip’in F. Busch’a Yanıtı
 
Değerli Fred Busch,
 
Makalenizle ilgili düşüncelerimi sormuştunuz.
Öncelikle makalenizde hemfikir olduğum hususları ve neden hemfikir olduğumu size anlatarak başlamak istiyorum. Psikanalizde bilme sürecini belirginleştirme biçiminiz ve bilme biçiminin altını çizmeniz hoşuma gitti. Zira psikanaliz bize sadece bir şeyleri bilmeyi öğretmedi (bilinçdışı, aktarım, vb) ama bilmeyi de bilmeyi öğretti. Ben şahsen bilmenin öncelikle kendini bilmekle başladığını düşünürüm. Bundan kastettiğim öznelleşme sorunudur. Öznenin kendini bir meselenin içinde ne kadar var olduğunu hissederse o kadar da bir şeyleri bilmeye hazır olduğunu düşünürüm. Sözünü ettiğiniz varılacak nokta olan kendi kendini analiz etme yeteneği’nin öznelleşme sürecinin temel bir etabı olduğunu düşünüyorum.
Mamafih bilme sürecinin son noktasının kendi kendini analiz etme yeteneği olduğu konusunda sizin kadar emin değilim. Bu sürecin bir son noktası var mı yok mu ondan da emin değilim. Bu yeteneği bir son nokta olarak değil önemli bir etap olarak belirlemeyi yeğlerim. Kendi kendini analiz etme yeteneği narsisist bir biçime bürünebilir ve ötekilik anlayışını dışarıda bırakabilir. O zaman bilme süreci de engellenmiş olur ve kendi düşüncelerinin etrafında dönen imgesel bir özne ile karşılaşmış olmaz mıyız? Öteki ile beslenemeyen bir öznenin ne derece sağlıksız olabileceğini hepimiz biliyoruz. Öteki’den kastım, öteki cinsiyet, öteki bakış açısı, kısacası ben olmayan her şey. Kendi kendini analiz etme yeteneği öteki ile karşılaşmayı mümkün kılan süreçlerle birleşirse belki o zaman “ideal” bir sonlanmayı düşünebiliriz kanısındayım.
 
Psikoterapide ise en önemli kazanımın güdümlü daha özgür düşüncenin   olduğunu söylüyorsunuz. Bir anlamda düşüncelerin daha özgür olduğunu ama düşünme hakkında düşünmenin psikanaliz deneyimindeki kadar gelişemediğini söylüyorsunuz. Bu tespite katılıyorum ama tamamiyle katılmıyorum. Kendi kişisel deneyimimde, psikanalitik psikoterapinin de düşünme üzerinde düşünmeyi sağlayacak olumlu sonuçlarını gözlemledim. Düşünme hakkında düşünmenin sadece psikanaliz tedavisinde edinilebilen bir kazanım olduğunu düşünemiyorum zira bu yeteneğin çok daha farklı bir süreci gerektirdiği kanısındayım. Analitik nesne kavramı burada yardımımıza koşuyor. Psikanalizdeki ya da psikanalitik psikoterapideki hastanın bu analitik nesne ile olumlu bir aktarım içinde olması bu yeteneği geliştirebilir diye düşünüyorum. Divan, koltuk, seans sıklıkları bunu destekleyen unsurlardır ama belirleyen unsurlar değildir diye düşünüyorum.
 
Bu tartışmaya beni de kattığınız için teşekkür ederim.

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.