İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud
2011 tarihli en son ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI’nın ana dosyası Psikanalizi Psikoterapiden Ayırt Etmek başlığını taşıyor. Dosyada Fred Busch, Host Kächele ve Daniel Widlöcher’nin konuyla ilgili birer metni ve birbirlerinin makaleleri üzerine yorum ve eleştirilerini içeren mektupları yer alıyor. Web sitemizde bu mektupları yayınlıyoruz. Ayrıca Fred Busch derneğimiz üyesi eğitim psikanalisti Bella Habip’e makalesi ile ilgili görüşlerini sordu. Sayın Bella Habip’in mektubunu da web sayfalarımızda bulabilirsiniz.
Dosyanın tamamını içeren  ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI 2001 (Sel Yayıncılık) kitapçılarda.

ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI, Uluslararası Psikanaliz Dergisi (The International Journal of Psychoanalysis-IJP)’nin o yıl içinde yayımlanmış altı sayısındaki makalelerden derlenerek oluşturuluyor. Türkçe Yıllık’ın yayın kurulu derneğimizin üyesi psikanalist ve psikanalist adaylarından oluşuyor.

Yayın Kurulu: Bella Habip (Başkan), Nilüfer Erdem (Başkan Yardımcısı), Aslı Day (Koordinatör), Melis Tanık Sivri, Nilgün Taşkıntuna, Şeyda Sunar Postacı.
Yayın Hakları

ULUSLARARASI PSİKANALİZ YILLIĞI 2011 Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.  Web sitemizdeki  metinlerden F. Busch, H. Kächele ve D. Widlöcher’ye ait olanların yayın hakları Sel Yayıncılık’a aittir. Yapacağınız alıntılarda lütfen aşağıdaki şekilde referans veriniz.

Busch, F. (2011). Fred Busch’un H. Kächele ve D. Widlöcher’ye Yanıtı. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, s. 41-44, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Horst, K. (2011). Horst Kächele’nin F. Busch ve D. Widlöcher’ye Yanıtı. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, s. 45-47,  İstanbul: Sel Yayıncılık.
 
Widlöcher, D. (2011). Daniel Widlöcher’nin F. Busch ve H. Kächele’ye Yanıtı. Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, s. 49-50, İstanbul: Sel Yayıncılık.
 
B. Habip metninin yayın hakları yazara aittir:
Habip, B. (2011). Bella Habip’in F. Busch’a Yanıtı. www.psikeistanbul.org.
 
 
Fred Busch’un H. Kächele ve D. Widlöcher’ye Yanıtı
 
Saygıdeğer meslektaşlarımın makalelerini tartışmak benim için bir zevktir. Görüş ayrılıklarımız olsa da, iddialarının netliği ve gücü nedeniyle onları takdir ediyorum.
 
İlk önce Profesör Kächele’nin çalışmasından ve psikanaliz ile psikoterapi arasında bir süreklilik olduğu sonucuna ulaşmak için alıntı yaptığı geniş kapsamlı araştırmadan başlayacağım. Psikanaliz eğitiminden önce araştırma konusunda eğitim almış biri olarak, araştırmaya saygım olduğu kadar bu alanla ilgili kuşkularım da var. Araştırma sonuçları ile ‘Hakikat’ arasındaki farkları erkenden öğrendim ve araştırmanın sayıları yorumlayan araştırmacılar tarafından tasarlandığını kavradım. Sayılar her zaman olan biteni anlatmazlar; bundan öte sayıların hikâyesini anlatan araştırmacılardır. Örneğin, Kächele tarafından ele alınan “destekleyici-dışavurumcu tedavi, analitik psikoterapi ve psikanaliz sonrasındaki sonuçlarda dikkate değer bir fark olmadığını” ortaya koyan ve aynı zamanda farklı tedavilerde tekniklerin bir arada kullanımına dikkat çeken (örneğin, destek) Menninger Psikoterapi Araştırma Projesini inceleyelim. Kächele bazı kişilerin Menninger çalışmasını “ekolojik olarak geçersiz”  olduğu yönünde eleştirdiklerini belirtir. Kächele bu terimi hafife alarak özel muayenehanelerde görülebilecek türden olmayan hastalarla eşleştirmiş gibi görünmektedir. Halbuki Menninger çalışmasındaki “ekoloji”nin tam bir değerlendirmesi Bachrach ve arkadaşlarının (1991) ortaya koyduklarını da kapsayabilirdi:
 
"Çalışmanın önemli sınırlılıkları arasında; güncel ölçütlere göre büyük ölçüde psikanalize uygun olmadığından temsil edici olmayan hasta popülasyonu, öğrenci analistlerin kullanılması, hepsi için olmasa da çoğu analiz için önemli değişikliklerin gerekli olması ve nispeten küçük bir örneklem kullanılması sayılabilir. Çalışma, psikanalitik sürecin derinlemesine incelenebilmesi için günümüzde elde edilebilecek kadar detaylı inceleme fırsatı sunmamakta ve genel olarak analistin tedavideki katkısının araştırılmasında sadece izlenimsel veriler ortaya koymaktadır." (s. 884)
 
Bundan öte Kächele, Leuzinger-Bohleber ve arkadaşlarının (2003) çalışmasından da bilgi vermektedir: “Yüksek ve düşük sıklıktaki psikanalitik terapilerin oluşturduğu yeterli miktarda bir örneklem üstüne olan Alman başarı izleme araştırmaları, tedavinin yoğunluğunun kendi başına, tatminkâr düzeyde kalıcı sonuçları açıklamadığı savını desteklemiştir”. Ancak Leuzinger-Bohleber (2003) şöyle devam eder: “Şunu vurgulamalıyız ki, bu bulgu psikanaliz ile uzun dönemli psikanalitik tedavinin aynı sonuçlara ulaştığı anlamına gelmemektedir; çünkü çalışma tasarımımız içinde bu araştırma sorusunu soramazdık” (s. 270, italikler sonradan eklenmiştir). Benzer tutarsızlıkları, Kächele’nin, Ablon ve Jones’un (2005) süreç üzerine araştırması, ve Schlessinger ve Robbins’in (1974)1 tedavi sonrası takip araştırması hakkındaki hükümlerinde de buldum. Böylece ne zaman birileri “Verilerin gösterdiğine göre…” derse araştırmanın araştırmacılar tarafından yorumlanan bir şeyi gösterdiğini hatırlamamız gerekir. 
 
Kächele, klinik psikanalizin temel kavramlarını kullanan herkesin, bu kavramları “hangi derecedeki yoğunlukta ya da mükemmeliyette” kullanırsa kullansın, psikanalitik terapist adı altında tanımlanması sonucuna varmıştır. Bununla, terapistin arada sırada aktarım yorumu yapmasının, analistin analiz sırasında aktarımı çalışması ile aynı olduğunu söyler gibidir. Hâlbuki bana göre, psikanalizi psikoterapiden ayıran tam da bu yoğunluk ve bu yöntemlerin nasıl kullanıldığıdır. Bir psikoterapist hastasını serbest çağrışıma davet edebilir ama hastanın korkutucu dirençleri derinlemesine çalışmadan çağrışım yapma özgürlüğü geliştirmesi mümkün müdür? Makalemde belirttiğim gibi, en korkutucu dirençlerin psikanaliz dışında derinlemesine çalışılması mümkün değildir. Psikoterapinin aksine,  dirençlerle bu yoğunlukta çalışmak psikanalizde başarılabilir. Bir uygulayıcı olarak, psikoterapide aktarımı hiçbir zaman psikanalizdeki kadar derinlemesine yorumlayamadım. Bir hasta olarak, psikoterapide aktarımın derinliğini hiçbir zaman psikanalizdeki gibi deneyimleyemedim. Sonuç olarak, psikanalistler ve psikoterapistler tarafından temel kavramların nasıl kullandığı konusunda benimle Kächele arasındaki farkın, sıradağlarda yürümekle onların üzerinde uçmak arasındaki fark kadar olduğunu düşünüyorum. Gökyüzünden, bazı ufak tefek farklarla, hemen her şey aynı görünür.  Tüm çeşitliliği sıradağların etrafında dolaşmak yaratır.
 
Son olarak, Kächele’nin psikanaliz ve psikoterapiyi aynı gruba koymasında bir başka olası etken daha görülebilir; bu da onun psikanalitik terapiler olarak adlandırmayı tercih ettiği şeyin zihinle ilgili bir kuram olmasından ziyade, bir varoluş biçimine dayanmasıdır. Psikanalizin önceliğimiz olması için, bizim “açıkça terapötik, esnek ama sağlam, destekleyici ama yorumlayıcı, ve amaçlı ama doğal" olmamız gerektiğini düşünür. Bütün bu özellik grupları kabul edilse bile, bunlar bence analizin gerçekleşmesi için gerekli ama yeterli olmayan sınıfına girer. Psikanaliz bir zihin kuramı olarak başlamıştır. Kächele’nin araştırma dili ardında örtük kalan görüşü, bu bakış açısını feshetmek yolundadır. Kächele’nin izlenimine göre; pek çok analist “çalışmasını bakım, destek ve teselli” üzerine kurar, ancak sadece birkaçı bunu alenen konuşmakta rahat hisseder. Bu izlenim, ABD’de artan bir eğilimle bu görüşleri ileri süren çoğu kişiyi görmezden gelmekle kalmaz, çoğu kişi de bunu analizin bizatihi kendisi değil, sadece arka planı olduğu için vurgulamaz.
 
Professor Widlöcher’nin analitik dinleme tanımı, “psikanalitik ana akımdan” (Kernberg, 2001)  pek çok analistin nasıl çalıştığını kısa ve özlü şekilde ifade eder. Analist, analizanın düşünce ardıllıklarına mümkün olduğu kadar sadık kalarak psikanalitik, çağrımsal, dinleyici olmayı tercih eder. Analist tedavi boyunca, dürtü yatırımlarının çeşitlilikleri, güncel çatışmalar ve araya giren olaylar arasında bu dinlemeyi sürdürmeye çalışır. Bu dinleme biçiminin, yani psikanaliz yöntemini tanımlayan çağrışımsal dinlemenin, analiz sürecinde birlikte çağrışım yapmaya dönüşmesinin altını önemle çizer. Kendi kendini analiz etme sürecinin gelişimindeki bu adımın önemi ve buna bağlı dirençlerin analizi her zaman bu kadar iyi açıklanmamıştır. 
 
Benim izlenimim; Widlöcher’nin psychanalytique ile psychothérapeutique arasında yaptığı ayrımın daha uzun bir tartışmanın kısaltılmış hali olduğudur. Güncel haliyle, bu ayrımın yararlarını görmek zordur. Widlöcher’nin makalesindeki mantığı anladığım kadarıyla psikanalitik “kendi başına terapötik değeri olmayan”, dinlemenin saf bir halidir (Widlöcher, 2009). Psikanalist, tedavi müdahalelerini düşünmeye başladığında bu yöntem psikoterapiye dönüşür. Psikanalizde dinleme yöntemi ve yorumlama yöntemini ayırt etmenin önemi konusunda Widlöcher’yle hemfikir olduğum halde, buna yorumlama tekniklerimizin anlama becerilerimiz kadar hızlı gelişmediğini de eklemek isterim (Busch, 1993, 2006), bunlardan birine psikanalitik diğerine ise psikoterapötik demenin anlamını görmüyorum. Widlöcher’nin bana katılacağına eminim ki, her ikisi de zihnin eksiksiz bir psikanalitik anlayışına dayandırılmalıdır. Widlöcher’nin psikanaliz ile psikoterapi arasında yaptığı ayrımın; psikanaliz ile psikoterapi arasındaki boşluk için nasıl bir köprü olduğunu ya da hangi ikilemi çözdüğünü anlayamıyorum. Makalemde belirttiğim gibi,  bu iki teknik arasında boşluk olduğunu ve teknik sebeplerden dolayı bunların belirgin olarak bırakılması gerektiğini düşünüyorum.
 
Widlöcher’nin psikanalistler ile psikoterapistlerin eğitimlerinde kişisel analizin rolü konusunu ele almasından kısaca bahsetmek isterim. Widlöcher’nin analizi, analist olmanın temeli olarak gördüğü açıktır. Buna katılıyorum ama görüş açım farklı. En özlü biçimde anlatmam gerekirse; Widlöcher analizi, analist veya terapist olmayı öğrenirkenki birincil yöntem olarak değerlendirirken, ben analizin kişiyi nasıl analist ya da terapist olunacağını öğrenmesi için özgürleştirdiğini düşünüyorum. İkimiz de süpervizyonun, analist veya terapist olurkenki önemi konusunda anlaşırken,   Widlöcher öğrenme, düşünme, tefekkür ve tartışmaya dalarak yapılan sistematik eğitim sistemindeki seminerlerin önemine değer vermemektedir.  Daha önceden de belirttiğim gibi (Busch and Schmidt-Hellerau, 2004), resmi eğitim;  "psikanalitik yeterliğin, hastanın aklından geçmekte olanları anlama ve psikanaliz sürecinde bu anladıklarımızı hasta ile iletişime geçerken kullanma biçiminin gelişiminde temeldir. Bizim öncülümüz, psikanalitik kuramın sağlam klinik muhakeme oluşumu için temel olduğudur ve o olmadan, bilmemiz gerekeni bilemeyiz." (s. 690)
Benim inancıma göre, bir analist psikanaliz tekniğine yaklaşımında, psikanaliz kuramını “ikinci deri” olarak giymeyi sadece yoğun bir çalışmayla öğrenebilir.    

Çeviren: Aslı Day
 
Notlar
 
1) Kächele, aktarım nevrozunun çözülmediği sonucu için Schlessinger ve Robbins’den alıntı yapar. Bu çalışmaya defalarca başvuran biri olarak, ben tamamen aksi bir sonuç çıkardım. Bu çalışmada, analizanlar kendilerini tedavi etmiş analistlerden başka analistler tarafından bir dizi görüşmeye çağrılırlar. Analizan başlangıçta tedavide hâkim olan aktarımlardan kanıtlar gösterse de, bunlar kısa zamanda yok olur. (Kächele bu çalışmanın 1974 yerine 1984’de yapıldığını belirterek yanlış tarih vermiştir.)
 
Kaynakça

Ablon, S. J., Jones, E.E., (2005), “On analytic process”, J Am Psychoanal Assoc., 53: 541–68.
Bachrach, HM., Galatzer-Levy, R., Skolnikoff A., Waldron, S. Jr., (1991) “On the efficacy of psychoanalysis”, J Am Psychoanal Assoc., 39:871–916.
Busch, F., (1993), “In the neighborhood: Aspects of a good interpretation and a ‘developmental lag’ in ego psychology”, J Am Psychoanal Assoc., 41:151–76.
Busch, F., Schmidt-Hellerau, C., (2004), “How do we know what we need to know: reflections on clinical judgement formation”, J Amer Psychoanal Assoc., 52:689–707.
Busch, F., (2006), “A shadow concept”, Int J Psychoanal., 87:1471–85.
Kernberg, O.F., (2001), “Recent developments in the technical approaches of English-language psychoanalytic schools”, Psychoanal Q., 70: 519–47.
Leuzinger-Bohleber, M., Stuhrast, U., Rüger B., Beutel M., (2003), “How to study the ‘quality of psychoanalytic treatments’ and their long-term effects on patients’ well-being: A representative, multiperspective follow-up study”, Int J Psychoanal., 84:263–90.
Schlessinger, N., Robbins F., (1974) “Assessment and follow-up in psychoanalysis”, J Am Psychoanal Assoc., 22: 542–67.
Widlöcher, D., (2010), “Distinguishing psychoanalysis from psychotherapy”, Int J Psychoanal., 91: 45–50.
 
Horst Kächele’nin F. Busch ve D. Widlöcher’ye Yanıtı
F. Busch’un psikanalizi psikoterapiden ayırt etme çabası, “hedeflerin ve tedavinin sonuçlarının iki tedavi biçimini farklılaştırdığı” üzerinde durmaktadır. Busch, “çalışma yöntemlerinin bu etmenler temelinde ayırt edildiğini” belirtmektedir. Onun görüşüne göre “bilme süreci, bilinen kadar önemlidir”. Görece başarılı psikanalitik tedavilerde ulaşılabilenin sadece bilme değil, bir bilme yolu olduğu görüşüne katılmak benim için kolaydır. Psikoterapi parametrelerinin psikoterapi hastasının bu hedefe ulaşmasını olanaksız kılıp kılmadığı ise, tedavi biçiminin düzenlenişine bağlıdır. Tedavi süresi kısaldıkça bu yetinin gelişebilme olasılığı azalır.  Asıl ilgi çekici karşılaştırma, Alman katamnez* projesinin araştırdığı gibi, sıklığı düşük ve yüksek uzun süreli psikanalitik tedavilerin karşılaştırılmasıdır (Leuzinger-Bohleber ve ark., 2003). Araştırmacılar düşük sıklıklı uzun süreli psikanalitik terapiye kıyasla (seans) sıklığı yüksek olan hastalarda, kendi üzerine düşünme ve analist işlevini içselleştirme yetisinin daha kapsamlı, neyin değiştiğine dair düşüncelerin daha farklılaşmış ve potansiyel kaynakların gelişiminin daha yaratıcı olduğunu saptadılar. Bu tedaviler iyi eğitimli analistler tarafından yürütüldüğüne göre bu çalışmadan çıkartabileceğimiz mesaj, uzun süreli tedavilerin (her iki grup için de ortalama dört yıl) belirtiler bakımından benzer sonuçlara ulaştığı, ancak daha yoğun olan biçimin kendi kendini analiz işlevini geliştirmek için daha fazla fırsat sağladığıdır.

Alman araştırmasının bu bulguları, Busch’un alıntı yaptığı Falkenström ve meslektaşlarının Stockholm araştırmasıyla (2007) yalnızca kısmen örtüşmektedir. Araştırmacılar psikanaliz ve uzun süreli psikoterapideki (toplam örneklem üzerinden) 2 x 10 hastadan oluşan rasgele bir örneklem üzerinde özenli bir çalışma yürütmüş ve tedavi sonrası gelişimin farklı türlerine dair kategoriler saptamışlardır. Sonuçlar, tedavi grupları içinde büyük çeşitlilik olduğunu ve gelişimin tedavinin sonlanmasından sonra farklı biçimlerde devam edebileceğini göstermektedir.  Psikanalizle psikoterapi arasındaki en çarpıcı fark varsayıldığı gibi kendi kendini analiz işlevinden ziyade, eski analizanlar tarafından tanımlanan kendi kendini destekleme stratejilerindeydi. Eski psikoterapi hastaları bunları tanımlamamışlardı. Bununla birlikte, sadece kendi kendini analiz yetisi, her iki tedavide de sonlanma sonrası gelişimle anlamlı derecede bağıntılıydı (Falkenström ve arkadaşlarının çalışmasının özetinden alınmıştır, 2007, s. 629).
 
Dolayısıyla bu çalışma,  kendi kendini analiz yetisinin kazanılmasının, iki yöntem arasında kesin bir ayrımı desteklemeye uygun olmadığını vurgulamaktadır, ancak 1987’de yayımlanan ders kitabımızda açıkladığımız gibi, kendini analiz etme yetisinin her tür analitik çalışmanın hedefi olması gerektiği görüşünü pekâlâ destekleyebilir: "Psikanalitik tedavinin sonunda hasta, kendi kendini analiz yetisi geliştirmiş olmalıdır. Bu basitçe, hastanın psikanalitik diyaloğun ayırt edici özelliği olan özel düşünüm biçimini öğrendiği ve uyguladığı anlamına gelir."  (Thomä ve Kächele, 1987, 1994’ten alıntı, s. 319)
 
Bu hedefe ne sıklıkla ulaşıldığı, her analitik tedaviyi biçimlendiren pek çok süreç etmenine bağlıdır. Bu süreçleri detaylandıran çalışma sayısı halen azdır. Analiz sonrasında yeni sorunlarla karşılaşıldığında kendi kendini analiz yetisinin, yine de oluşabilecek gerileme eğilimine karşı koyacağına ve böylece belirtilerin yeniden gelişmesinin engelleneceğine dair klinik açıdan sağlam temellere dayalı beklentinin, bugün elimizde olandan daha fazla kanıta ihtiyacı vardır.
 
Busch’un “kendi kendini analizin ve sağaltım sürecinin merkezinde Benliğin genişlemesi olduğuna dair yaygın bir kabul” olduğu yönündeki önermesi de daha fazla ampirik kanıta gerek duymaktadır; “Çağdaş Klein’cılar, Fransız Okulu, Çağdaş Benlik Psikolojisi ve günümüz Bion’cularından bazıları arasında bu yöntemler etrafında giderek daha fazla fikir birliğinin” oluşup oluşmadığı, “psikanalizin Babilleştirilmesi”** ile ilgili mevcut kaygı göz önüne alındığında tartışmalıdır (Jiménez, 2009).
 
Busch’un makalesinin ikinci kısmında betimlediği psikanaliz tekniğinin evrimi, modern psikanalitik terapileri az çok nitelendiren önemli gelişmeleri içermektedir. Psikanaliz ile analitik psikoterapiyi ayırt etmeyle ilgili tartışma –benim görüşüme göre- yararlılığı meselesine odaklanmalıdır. Ben, birleşik bir görüşle çalışmanın, psikanalitik tedavilerin, analistlerin ve hastalarının var olan çeşitliliğine gerçek değerini daha fazla verdiğinde iddialıyım.
 
D. Widlöcher Fransız Okulu doğrultusunda eğitim üzerine bir tartışma sunduktan sonra, “diyalektik” adını verdiği ve “psikanalizden doğmuş her uygulamada, başlı başına psikanalitik bir dinleme yöntemi ile psikoterapötik bir dinleme yöntemini ayırt eden” bir bakış açısı kullanmayı önermektedir (s. 37). Her seansta klinik duruma bağlı olarak farklı derecelerde bulunabilecek iki işlemsel biçime işaret etmesi açısından bu ayrıma sempati duyabilirim. Bu sebeple, Widlöcher’nin “psikanalitik süreci, kendi başına her türlü terapötik etkiden soyutlanabilecek ya da yalıtılabilecek saf bir kendilik bilgisi olarak düşünmek mümkün değildir” ifadesine katılabilirim (s. 38). Büyük olasılıkla, iki tür dinleme biçiminden birinin yaygınlığını, Ablon ve Jones’un (2005) analitik süreç üzerine olan makalelerinde tanıttıkları Psikoterapi Süreci Q-Seti (Jones, 2000) gibi bir yöntem kullanarak ampirik olarak ayırmak mümkündür. Widlöcher’nin bakış açısı, enstitülerimizin bu çifte dinleme yöntemini öğretmeye ve hangi anda hangi tutumun yararlı olduğunu anlama becerisini keskinleştirmeye odaklanması gibi psikanaliz eğitiminin gerekli gördüğü çıkarımlara sahiptir. Oysa Stockholm araştırmasının da gösterdiği gibi, iyi eğitimli geleneksel bir analistin tekniğini farklı çerçeve koşullarında her türlü vakaya uyarlayabilmeye yetkin olduğu, bulgularla kanıtlanmış değildir (Sandell ve arkadaşları, 2006). Bu yüzden, Widlöcher’nin şu ifadesini tüm kalbimle destekleyebilirim: “Tedavinin özgül koşullarına ve uygulanan teknik kurallara gelince, bunlar hastaların psikoterapötik arayışının uyguladığı basınca göre uyarlanmalıdır” (s. 40).
 


Çeviren: Şeyda Sunar Postacı
 

Notlar
*  Tedavi bittikten sonra yürütülen izlem çalışması. (ç.n.)
 
** Jiménez (2009) makalesinde, psikanalizle ilgili mantığa dayalı olmayan tartışmaların olumsuz sonucunu, tanrıya ulaşmak için inşa edilen Babil Kulesi benzetmesiyle tanımlamaktadır. Efsaneye göre tanrı, kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. (ç.n.)
 
Kaynakça
Ablon, J.S., Jones, EE. (2005), “On analytic process”, J Am Psychoanal Assoc 53: 541-68.
Falkenström, F., Grant, J., Broberg, J., Sandell, R. (2007), “Self-analysis and post-termination improve after psychoanalysis and long-term psychotherapy”, J Am Psychoanal Assoc 55: 629-74.
Jiménez, J.P., (2009), “Grasping psychoanalysts’ practice in its own merits”, Int J Psychoanal 90:231-48.
Jones, E.E., (2000), Therapeutic action: A guide to psychoanalytic therapy, Northvale, NJ: Aronson.
Leuzingier-Bohleber, M., Stuhr, U., Rüger, B., Beutel, M., (2003), “How to study the quality of psychoanalytic treatmentes and their long-term effects on patients’ well-being: A representative multi-perspective follow-up study”, Int J Psychoanal 84:263-90.
Sandell, R., Lazar, A., Grant, J., Schubert, J., Broberg, J., (2006), “Therapists’ attitudes and patient outcomes: III, A latent class (LC) analysis of therapies”, Psychol Psychother 79:629-47.
Thomä, H., Kächele, H., (1987), Psychoanalytic practice, vol: 1: Principles, Berlin, Heidelberg, New York, Tokyo: Springer, [(1994), ciltsiz yeniden basım, Northvale, NJ: Aronson].
 


 

 

 

 

 

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.