İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

 

Psikanalizin Temel Kuralı ve Temel Değeri

 

(Amerikan Psikanaliz Derneği Yıllık Buluşması Açılış Konuşması, 16 Ocak 2015)

 

Jonathan Lear

 

1.   Hatip Antiphon, M.Ö. beşinci yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır.  M.Ö. 411 tarihli oligarşi darbesinde Atina demokrasisini devirmede önemli bir rol oynamıştır. Demokrasi yeniden tesis edildiğinde ihanetten yargılanmış ve ölüme mahkum edilmiştir.[1] Antiphon'un siyasete girmeden önceki hayatı ise pek bilinmez. O aslında tomurcuklanmakta olan bir psikanalisttir. Sözde-Plutarkhos'un bize Lives of Ten Orators'da (On Hatibin Yaşamları) anlattığı üzere;

 

Antiphon henüz kendini şiirle meşgul ettiği dönemde zihinsel sıkıntıyı tıpkı doktorların fiziksel hastalıklara yaptığı gibi iyileştirmenin bir yolunu keşfetti; kendine Corinth'deki agoraya yakın bir yer inşa etti ve sıkıntıya karşı bir konuşma tedavisi bulduğunu ilan eden bir reklam yayınladı. Hastalarının sıkıntılarının arkasındaki gerekçeleri deşerek onları rahatlatıyordu. Ne var ki bu mesleği kendisi için yeterince itibarlı bulmadığından hatipliğe yöneldi.[2]

 

Bu alıntıyı hem keyifli hem de dokunaklı bulurum: İnsan yaşamının doğasında bizi psikanalizi (veya o tür bir şeyi) tekrar tekrar keşfetmeye zorlayan bir şey bulunması bir yana, aynı zamanda ona sırtımızı dönmemize neden olan içselleştirilmiş bir sosyal baskının varlığına işaret eder. M.Ö. beşinci yüzyılda kendi itibarına daha uygun düşeceği için hatipliği seçmek, günümüzde psikanalist olmaktan vazgeçip hukuk fakültesine yazılmakla eşdeğerdir.

 

Bugün Freud'un çalışmalarının bir parçası olarak psikanalize sırt çevirmekten bahsetmek istiyorum. Ne ironiktir ki, bu durum tam da Freud'un psikanalize itibar kazandırmaya çalıştığı noktada ortaya çıkar. Freud psikanalizi Kopernik ve Darwin'in düşünsel devrimleri ile kıyaslar:

 

İnsanın kendine beslediği naif sevgi, geçtiğimiz yüzyıllarda bilimden iki büyük darbe aldı. İlki, Dünya'nın evrenin merkezi olmadığını, tahayyül bile edemediğimiz kadar geniş bir kozmik sistemin yalnızca minicik bir parçası olduğunu öğrenmeleriydi. Zihnimizde bu bilgiyi Kopernik ile özdeşleştirmişizdir... İkinci darbe ise biyolojik araştırmalar insanın yaratılıştaki o güya ayrıcalıklı konumunu ortadan kaldırdığında ve hayvanların bir uzantısı olduğunu ispatladığında geldi. Bu devrim mevcut dönem içerisinde Darwin, Wallace gibi isimler sayesinde gerçekleşmiştir... Ama günümüzde sürmekte olan psikolojik araştırmalar egoya (benliğe) kendi evinin efendisi bile olmadığını, zihninde bilinçdışı bir biçimde olan biten şeylerle ilgili sahip olduğu azıcık bilgiyle idare etmesi gerektiğini kanıtladığında insan megalomanisi üçüncü bir darbe yiyecek.[3]

 

Psikanalizin Kopernik devrimi gibi olduğunu iddia etmek, kişinin atalarının çok yanılmış olduğunu kabul etmesini gerektirir. Bizlere aslında onlara kulak asmama izni verilmiştir. Bu beni iki açıdan rahatsız ediyor. İlk olarak, Freud burada doğrudan psikanalizden değil, kişinin tarihteki yerini nasıl anlaması gerektiğinden söz etmektedir. Oysa psikanalizin nasıl miras alınması gerektiği meselesi bize aittir, ona değil. İkincisi, düşünsel devrim imajı yanlışlıkla tarihsel farkındalığın bir şekilde bastırılmasına da hizmet edebilir. Aslında hakkında bilgi sahibi olduğumuzda bizi çok yaratıcı biçimlerde etkileyebilecek bir geçmişten, tarihsel ilerleme adına kendimizi koparırız. Sanırım olan da tam olarak buydu. Bu konuşmada bizim tarihimiz olması gereken şeyin anısını canlandırmak istiyorum.

 

2.  Platon ve Aristo, ortak bir sezilerini kanıtlamak için psikolojiyi icat etmişlerdir: Arkadaşlar, aile ve vatandaşlar arasında geçen, aktif, etik, kişinin yetilerini tam manasıyla kullanmasına fırsat veren bir yaşam, mutlu yaşamdır.  Yunanca kökenli “Etik” sözcüğü kişinin karakterine ve sosyal gelenekler ile pratiklere atıfta bulunur. Bizim açımızdan ifade edersek, üstbenliğin etik yaşama karışmasına gerek yoktur; Platon ve Aristo'ya göre ise en iyi insan yaşamı biçimlerine üstbenlik zaten müdahil olmayacaktır. Mutlu insan yaşamı değerlerle ve amaçlarla dolu olacaktır ama böylesi bir yaşam itaatkar bir benliğin karşısına konumlanmış eleştirel bir üstbenliğin ürünü değil, bütünleşik bir ruhun ifadesi olan içten bir yaşam olacaktır. Yunan filozoflara göre psikolojik bütünleşme insan sağlığının bir koşuluydu. Öyle ki, Platon ruhsal bütünleşmenin insanlar için sağlıklı olduğunu göstermek amacıyla psikolojiyi - ruhun sistematik, psikodinamik yöntemle araştırılması - icat etmişti. Gerçek bütünleşme nadir olabilir - sağlığa erişmek bazen zordur - ama Yunan filozoflar bunun insanlar için gerçekten de mümkün olduğuna inanıyorlardı; bunu amaçlamamız gerektiğini düşünüyorlardı. Onlara göre, bu tür sağlıklı ve doyumlu bir yaşamın önündeki asıl engel benliğin “kendi evinin efendisi” olmamasıdır. İfade ettikleri üzere, arzu aklı çoğu zaman bastırır, görüşünü bozar. Platon'un bir bilinçdışı arzu anlayışı bile vardı; rüyaların uyanıkken fark etmediğimiz başa çıkılması zor arzuları ifade ettiğini düşünüyordu. Devlet IX'da Sokrates bu tür arzular için şunları söyler:

 

Bunlar bizler uyurken, ruhun geri kalanı - rasyonel, nazik ve yönetici unsur - pineklerken uyananlardır. İşte o zaman yiyecek ve içecekle dolu barbar kısım hayata geçer; uykuyu işlemeye başlar, kendi karakteristik içgüdülerini doyurmaya çalışır. Bu tür bir durumda her şeyi yapmaya yeltenebileceğini bilirsiniz; her tür utanç ve bilgelikten sıyrılmıştır. Düşlemde, bir anneyle veya herhangi bir başka biriyle - insan, tanrı ya da yaratık - seks yapmaya çalışmaktan kaçınmaz. Her tür cinayeti işler ve yemeyi reddedeceği hiçbir yiyecek yoktur. Kısacası hiçbir şeyden geri durmaz, ne kadar aptalca ya da utanç verici olursa olsun.[4]

 

Başka bir deyişle, psikolojinin antik Yunan'da atılan temellerine baktığımızda durumun Freud'un bizi atalarımızla ilgili inandırdıklarına zıt olduğunu görüyoruz. İlk psikolojik kuramcıların en çok meşgul olduğu mesele, benliğin “kendi evinin efendisi” olmamasıydı. Bana kalırsa bu anlamda pek bir şey değişmiş değil. Freudcu psikanaliz insanın durumunu harika açılardan aydınlatır. Ama geçmişe dair karikatürleştirilmiş öykülere bağlı kalmaya devam ettiğimiz müddetçe neyin sahiden de yeni olduğunu anlayamayız. Benzer şekilde, insanlar için nelerin mümkün olduğuna dair uzun süredir var olan bir görüşe, bu görüşü göz ardı ettiğimiz müddetçe, psikanalizin nasıl katkıda bulunabileceğini de kavrayamayız. 

 

3. Platon ve Aristo zengin ve doyumlu bir insan yaşamının uyumlu işlev gösteren bir ruh gerektirdiğini düşünmüştü ama bu tür ruhsal bütünleşmenin neye bağlı olduğuna dair pek bir şey dile getirmemişlerdi. İngilizce çevirilerinde bu içgörüsünün üstü biraz örtülse de, Aristo bu sorunu fark etmişti. Oxford çevirisine göre Aristo ruhun rasyonel olmayan bir “unsur”u olduğunu söyler. Oysa asıl söylediği, ruhun rasyonel olmayan ama bir şekilde akla katılan farklı bir doğasının (allê tis phusis tês psuchês) olduğudur. [5] “Ruhun farklı bir doğası” tabiri çeviride kulağa tuhaf gelse de, Aristo “doğa” sözcüğü ile aslında net bir noktaya işaret etmektedir. Yaşayan bir organizmanın doğası, içsel değişim (ve durağanlık) prensibidir. [6]  Dolayısıyla Aristo ruhun rasyonel olmayan bir doğası olduğunu söylerken, ruhun rasyonel olmayan parçasının kendi hareket prensipleri olduğunu öne sürmektedir. Bu çarpıcı bir düşünce ancak Aristo'nun buna basit bir gözlemle eriştiğini düşünüyorum: Öfkelendiğimizde, üzüldüğümüzde, korktuğumuzda, kıskandığımızda veya melankoliye kapıldığımızda duygumuz adeta bizden bağımsız hareket etmeye başlayabilir. Mesela birini kıskanmak için hiçbir gerekçemiz olmadığını fark etsek bile bu kıskançlık bizi etkisi altına alabilir, kendi içsel prensibine göre hareket edebilir.

 

Bu içgörü, ruhsal bütünleşmenin neye dayanabileceği meselesini karmaşıklaştırır. Hatta “birlik”, “uyum”, “bütünleşme” gibi sözcükler kullandığımızda gerçekten neyi kast ettiğimizi bilip bilmediğimiz sorusunu uyandırır. Zira mesele artık şu ya da bu yasak arzuyu nasıl bütünleştirebileceğimiz değil, kendi ilkeleri doğrultusunda hareket eden ruhun bu parçasını nasıl bütünleştireceğimizdir. Bunu yapmak ne anlama gelir?

 

Aristo çok ilginç bir öneri sunar: Ruhun farklı parçalarının kendi sesleri vardır ve birbirleriyle iletişim kurabilirler. Ruhun rasyonel olmayan parçaları ile rasyonel parçaları bütünleştirildiğinde, der Aristo, tek ses olurlar (homophôneô).  Bu tür ruhsal birlik durumlarında rasyonel olmayan parça, rasyonel parçayı daha iyi dinleyebilir (euêkoôteron). Öte yandan, Aristo bu ruhsallık içi iletişimin doğasına dair somut bir şeyler söyleyebilecek konumda değildir; antik Yunan'ın ahlaki psikoloji projesi de işte tam bu noktada açmaza girer. Aristo, öneri ve metaforun ötesine geçemez. Şunu söylemeden duramayacağım: Antiphon'un dükkanı kapaması yazık olmuş! Ruhun rasyonel olan ve olmayan parçaları arasındaki bu iletişim tablosunu tamamlamak için gereken bilgileri belki Antiphon sağlayabilirdi.

 

Artık psikanalizin önemini yeni bir açıdan görebiliyoruz. Psikanaliz antik Yunan'ın bu mirasını üstlenmek için eşsiz bir konuma sahiptir: Ruhun rasyonel olan ve olmayan parçalarının birbirleriyle nasıl başarılı bir iletişim kurabileceğini bize detaylı olarak gösteren sağlam bir psikoloji geliştirmek.

 

4.  Freud'un psikanalizin temel kuralına denk gelmesi bana neredeyse mucizevi bir şeymiş gibi geliyor. Bu son derece basit bir kural - aklına gelenleri sansürlemeden ya da ketlemeden söylemeye çalışmak - olmasına rağmen, karşılaştığı yardım çağrılarına bu yanıtı vermesi epey ihtimal dışı görünüyor. İnsanlar onlara çeşitli fiziksel rahatsızlıklarla, zorlantılı ritüellerle, tacizkâr işkence, cinayet ve intihar düşünceleriyle başvurmuşlar. Bu denli geniş bir yelpazedeki şikayetlerin hepsine tek tip bir yanıt ortaya koymak nasıl aklına gelmiş! Hem de bu denli tuhaf, tekinsiz bir tedavi biçimi!

 

Freud kendisinin bu temel kurala rast geldiği izlenimini yaratır. Hipnotizma konusunda çok başarılı olmadığına işaret ettiği söylemleri sahiden de komiktir. [7]  Ne var ki, bir şekilde buna rast gelmiştir ve temel kuram temeldir - yalnızca psikanaliz için değil, insana dair düşünen ekoller arasında psikanalizin yerini anlamak için de. Şunu netleştirmek isterim: Psikanalize yeni bir dogmacılık veya fanatik bir ses getirmeye çalışmıyorum. Temel kural ile çalışamayan hastalarla da şahane psikanalitik çalışmaların yürütülmüş olduğunun farkındayım.  Benim amacım dışlamak değil, aksine, temel kuralın bize psikanalizin kalp atışını verdiğini öne sürüyorum.  Bir nedenden dolayı ondan uzaklaşmamız gerekirse de uzaklaşırız; mühim olan, bunun için iyi bir nedenimizin olması.

 

Temel kuralı temel görmek için üç neden var. İlk olarak, temel kural özbilincin serbest akışı ile kast ettiğimiz şeyi belirlememizi sağlar. Özbilincin düşünce alanında serbestçe dolaşabilmesi gerektiği düşüncesi, insanın özgürlüğüne dair kavrayışımızın bir parçasıdır. Normalde düşüncelerimizi ilgimiz doğrultusunda yönlendiririz ama zihnimizin uçuşmasına ve içinde olanları özgürce dile getirmeye karar verdiğimizde de bunu herhangi bir sıkıntı yaşamadan yapabilecek olmamız, zihin özgürlüğü anlayışımızı oluşturur. Dolayısıyla kimsenin bu temel kurala uyamayacağı bulgusu, gerçek sonuçları olan ampirik bir keşiftir. [8]  Freud'un da dediği gibi,  “her analizde, hastanın buna itibar etmediği bir nokta gelir.”[9] Deneyimlerime göre, bu noktaya neredeyse hemen erişiriz ve analiz boyunca da tekrar tekrar karşımıza çıkar. Bu da demektir ki, özbilincin spontan açılışının doğasında buna karşı çıkan bir şeyler vardır. Sanki zihin, kendi yoluna çıkmaya çalışmaktadır.

 

O halde, herhangi bir ampirik bulgu elde etmeden önce, ve analizin sonuçlarına ilişkin araştırmalardan önce, salt psikanalitik durumun yapısına bakarak diyebiliriz ki psikanaliz özbilinç kısıtlamalarının 'tedavisidir'. Gördüğümüz üzere özbilinç yalnızca pek çok yetimizden birinden ibaret olmadığı için, bu önemlidir. Bu yetinin bir parçası da, yaşamı anlama ve şekillendirme sürecinde bilinçli bir rol oynamak ve böylelikle doyumlu bir yaşam sürmemizi sağlamaktır. Bunun için de kişinin olasılıklarını bilinçli bir şekilde kavrayabilmesi gerekir. Yaratıcı özbilinç ne kadar kısıtlıysa, yaşam da o kadar kısıtlı olur. Burada kast edilen, kişinin yaşamı üstünde takıntılı bir kontrol sahibi olması değildir - bu da yaşamı yetersiz kılacak unsurlardan biridir. Daha ziyade, kişinin özbilincinin doğasında özgürce hareket etmek vardır.

 

5.  Bu da bizi, temel kuralın temel olmasının ikinci nedenine getirir. Temel kuralı ortaya koymak bile başlı başına engeller yaratır gibi görünür zira bu kural aslında bilinçdışı anlamların içinden geçip akabileceği bir çeper oluşturur. Analizan aklındakileri olduğu gibi ifade etmeye çalışırken, konuşması kaçınılmaz bir biçimde tacizkar düşüncelerle, dil sürçmeleriyle ve bunun gibi unsurlarla baltalanacaktır. Yani bilinçdışı, engelleri aşarak bilince çıkmaya çalışacaktır. Bu da bize bilinçdışının kendi sesiyle anlattıklarını detaylı dinlemek için sıra dışı bir fırsat sağlar. Ve bence Aristo'nun sezgisini de haklı çıkarır. Belki Freud'un en büyük başarısı, bilinçdışı zihinsel faaliyetin alışılmadık ilkelerini tasvir etmesidir. “Özetle,” demiştir Freud, “karşılıklı kısıtlamadan muafiyet, birincil süreç (yatırımların harekete geçirilmesi), zamansızlık ve dışsal olanın yerini ruhsal gerçekliğin alması - bilinçdışı sistemine ait süreçlerde bu özellikleri görmeyi bekleyebiliriz.”[10] Aristo, ruhun rasyonel olmayan parçasının kendi ilkeleri doğrultusunda hareket ettiğini kavramıştı; Freud da nihayet bu ilkelerin adını koydu.

 

Psikanalizin geçtiğimiz yüzyıldaki gelişimini, yabancı bir dili öğrenmek gibi de görebiliriz - bizlerin başından beri konuştuğu bir yabancı dil. İyi bir yorum, bence, kişiye yöneliktir; ruhun bir parçasına değil. Ama bu yorum, bilinçdışının bundan kendine göre bir anlam çıkarabileceği şekilde yapılır. Yani psikanaliz kişiyle olabilecek en derin anlamda bir konuşma olmayı amaçlar  - dolayısıyla da ruhun tamamını işin içine katar.

 

Freud bilinçdışının keşfine yaptığı vurgunun yanı sıra bazı sağlam iddialarda daha bulunmuştu - örneğin, Oidipus karmaşasının yaygınlığı. Oysa temel kurala odaklandığımızda, vurgu şu ya da bu keşiften veya sonuçtan, sürece veya yönteme kayar. Psikanalizde önemli keşifler yapılacaksa da, bunların uygun yöntemi kullanarak tekrar tekrar keşfedilmeye uygun olması gerekir. Hem zaten psikanalitik süreç, özbilinçli farkındalığımızı artırma ve geliştirme değilse nedir? Özbilinçli anlama, bugüne dek bir camın ardından belli belirsiz gördüğümüz zihinsel faaliyet topraklarına kadar genişletilmiştir. Psikanaliz ruhun tamamını dinleme ve tamamına hitap etme çabasıdır. Bu açıdan bakıldığında, psikanaliz kadim bir ülkünün gelişimi, belki de tamamlanması, gibi görünmeye başlar.

 

Devlet'te Sokrates aklın görevinin ruhun tamamı ile ilgilenmek olduğunu söyler. [11]  Kast ettiği şudur: İnsan sağlığı diğer tüm hayvanların sağlığından farklıdır çünkü insan sağlığı düşüncesizce mümkün olamaz. Bizim sağlıklı olabilmemiz için, sağlığın ne olduğunu anlamamız ve gereken koşulları bu anlayışımız doğrultusunda oluşturmamız gerekir. Platon'a göre bu en çok da ruhsal bütünleşmenin sağlanmasında önem kazanır çünkü benlik çoğu zaman “kendi evinin efendisi” değildir.  Psikolojik sağlığın kazanılması için düşünülmüş bir müdahale gerekir.

 

Doğru, Sokrates'in insan aklıyla ilgili söylediklerine modası geçmiş bir psikoloji olarak bakmak da mümkün. Sonuçta günümüzde kim ruhun mantık adını hak eden bir parçası olduğunu savunur ki? Freud bu insan ruhu betimlemesinin insanoğlunun bir diğer narsisistik talebi olarak foyasını zaten meydana çıkarmamış mıydı? Öte yandan, Sokrates'in bu iddiasını farklı bir şekilde ele alabiliriz. Mantığın ne olduğunu halihazırda bildiğimizi varsaymak yerine, antik Yunan filozoflarının bazı imleçler, ya da belirteçler oluşturduğunu düşünebiliriz. Mantık sözcüğü de bu belirteçlerden biri: Tüm ruhun sorumluluğunu üstlenmesinde rol oynayan unsurları daha iyi anladığımızda, mantığın da ne olduğunu (hatta “mantık” ile neyi kast ettiğimizi de) daha iyi anlayacağızdır. İşte bu yenilenmiş görüşe göre, bu yetimizi uygulamak için nelere ihtiyaç  duyduğumuzu zaman içinde daha iyi takdir edersek, mantığı da daha iyi tanırız.

 

Sıra geldi aynaya bakmaya. Eğer kendi psikanalitik faaliyetimizi temel kural doğrultusunda düşünürsek, bu, olabildiğince geniş bir yelpazeye yayılan psikosomatik işlevselliği kapsama, anlama ve dolayısıyla bütünleştirme amacıyla düşünceli özbilincin  genişletilmesi değil de nedir? Ama eğer mantık, ruhsallığın (psişe) sahici bir bütünleşmesine vesile olmak için özbilinci genişletmeye yarayan bir zihin yetisinden ibaretse, psikanalizin yalnızca insanın akılsal faaliyetlerinden biri olduğu sonucundan nasıl kaçınabiliriz? Kopernikçi düşlemdeki gibi insan aklının maskesini düşürmek bir yana dursun, bizler insan mantığının ta kendisiyiz! Yani, psikanaliz yaparken, mantığı uygulamaya koymuş oluruz. Sokrates için de önemli  olan buydu. Zira biz bu sayede, Sokrates'in sorduğu temel soruya zenginleştirilmiş, üstüne düşünülmüş bir yanıt verilmesine imkan sağlarız: İnsan nasıl yaşamalı?  Zihnin faaliyetini - yani, psikanalizi - Sokrates'in öne sürdüğü tüm ruhu kapsama koşuluna uygun bir biçimde tasarlamışız.

 

Kim bilirdi ki?  Peki neden bilmedik? Bana göre, psikanalizin kendisini insan mantığının paradigmatik dışavurumlarından biri olarak görmemesinin tek nedeni tarihsel koşullardır.

 

6. Temel kuralın gerçekten de temel olduğunu düşünmek için üçüncü bir gerekçe, buna uygun psikanalitik uygulamanın psikanalizin temel değerine örnek teşkil etmesidir: Dürüstlük. Bununla neyi kast ettiğimi biraz açmak istiyorum. Hakikatin neden iyileştireceği meselesi uzun süredir tartışılmaktadır.  Freud bir insana kendisiyle ilgili gerçekleri yalnızca söylemenin bile farklı tepkiler doğurduğunu erkenden fark etmişti: İtiraz, semptomların yoğunlaşması, tedavinin sonlandırılması - iyileşme hariç her şey. [12] Olgularla örtüşmekten ibaret olmayan bir hakikat anlayışına ihtiyacımız olduğu ortada. Hatta öyle bir hakikat anlayışımız olmalı ki, bu anlayışa göre hakikat iyileşmenin kendisi olmalı. Peki bu nasıl olabilir?

 

Oxford İngilizce Sözlüğü'ndeki ilk maddeye göre dürüstlük, sadakat üzerinden tanımlanır. Kişi “kendisine, bir ilkeye veya amaca karşı” dürüsttür; bu da “sadakat, sebat, sarsılmaz bağlılık" üzerinden tanımlanır. [13] O halde soru şu: Kişinin kendisine sarsılmaz bir sadakat göstermesi ne anlama gelebilir? Verilecek cevaplardan en azından biri şu: Kişinin temel kural doğrultusunda bir analitik yaşam sürmesi ve kaçınılmaz çöküşleri analiz etmesi. Zira nesiller boyunca devam eden psikanalitik çalışmalarımızda gördük ki, kişinin aklındakileri temel kurala göre ifade etmeye çalışması başlı başına bütünleştirici bir ruhsal faaliyettir. Bu sayede özbilinçli farkındalık yetisi geliştirmek, ruhun faaliyetlerini de bir araya getirmek demektir. Bu bir dürüstlük biçimdir: Ruhsal bütünleşmeyi artırma faaliyetinde kişinin kendisine dürüst davrandığını görürüz. Temel kural doğrultusundaki psikanalitik faaliyet, kendi içinde bir dürüstlük göstergesidir. Ve bu açıdan düşünüldüğünde, iyileşmenin yolunun dürüstlük olması gerekir: Ne de olsa kişinin kendine bahsettiğimiz türden bir sadakat göstermesi, bir ruhsal bütünleşme biçimidir.

 

Bana öyle geliyor ki dürüstlük, ruhsal bütünleşme veya birlik gibi kavramların tam olarak ne anlama geldiğine karar vermek adına henüz yolun başındayız. Psikanaliz bize bu konuda çok şey öğretti, ona ne şüphe; ama aynı zamanda önümüze zorlu bir görev de koydu. Ruhun rasyonel olmayan parçasının - Freud'un bilinçdışı adını verdiği - kendine özgü faaliyet ve değişim ilkeleri varken, ruhsal bütünlüğün nelere dayandığını anlamamız gerekir. Birlik yalnızca tahammüle değil, aynı zamanda belli başlı bilinçdışı faaliyet biçimlerinin harekete geçirilmesine ve teşvik edilmesine bağlı olmalıdır. Bu unsurları bulmak için daha öğrenmemiz gereken çok şey var ve bana sorarsanız psikanaliz bunları ortaya çıkarmada özgün bir rol oynuyor.

 

7.  İşte size kısa bir klinik örnek. Pek çok analizde meydana gelecek bir durumun ufak bir kesiti. Bu örneği genellikle, temel kural doğrultusunda ilerleyen psikanaliz sürecinde zihnin gücünün veya etkinliğinin ne kadar gelişebileceğini göstermek için kullanıyorum.

 

Bence psikanaliz çok farklı yollardan tedavi sağlıyor. Psikanalizin tek bir sağaltıcı eylemi yok; daha ziyade, bir sağaltıcı eylemler ailesinden müteşekkil. Buna rağmen, başarılı analiz sürecinde ortaya çıkan belli bir zihin faaliyeti var ki fazladan ilgiyi hak ediyor. Meğer - yine ampirik bir keşif - özbilinçli farkındalığın temel kural doğrultusunda ortaya çıkması, salt bir ortaya çıkmadan ibaret değilmiş. Aynı zamanda bizim bazı ruhsal kaslar geliştirmemizi sağlayan bir tür zihinsel idmanmış. Bizler bu kasları zihinlerimizin şeklini değiştirmek için kullanma yetisini de geliştiririz. Aklın kendine özgü bir özbilinçli etkinliği olduğunu keşfederiz.

 

Bu sürecin birbiriyle ilişkili iki boyutu vardır: İlki, temel kuralın ördüğü zarı yırtarken bilinçdışının incelikli çalışmalarıyla aşinalığın artmasıdır. Analistin ve analizanın bu tacizleri fark etmekte ustalaşması bir yana; birlikte, bilinçdışının bu giderek yükselen sesi ile bilinçli bir şekilde amaca hizmet eden bir diyaloga aktif olarak girme yetisini geliştirirler. İkincisi de, aktarım gelişirken, analitik durumun ‘şimdi-ve-burada'sında bilinçdışının dile gelmesidir.

 

Bay B beş yılı aşkın süredir benimle analizdeydi. Başarılı bir akademisyendi, ayrıca alanında daha ileri seviye eğitim alacaktı. Bana şöyle bir çağrışım getirdi: Ona göre, yeni şeyler öğrenmeye çalışan birine benziyordum. Seansa geldi ve önceki gece gördüğü rüyayı anlatmaya başladı:

 

Kırmızı ışıkta geçen arabaları izliyorum. Sürekli geçiyorlar. Bir dizi tepki veriyorum. Bir şeyden paçayı kurtarıyorlar. Bunu yapmamalılar. Öfkeliyim, ben neden yapmadım? Ben de paçayı kurtarabilir miydim? Öne çıkan bu: Paçayı kurtarıyor olmaları. Ne bir kaza var, ne de polis sireni.

 

İlk başta rüyayla ilgili çağrışım getirmedi; bunun yerine iş yerindeki sorunlarından bahsetti. Daha sonra alacağı eğitimin programını anlatmaya başladı. Yeni bir şeye başlayacağı için heyecanlıydı. Ama ülkenin başka bir ucunda yaşayan ve daha önce bu eğitime katılmış olan bir arkadaşını aramıştı ve bu arkadaşı Bay B'nin bunu çok uzun süre önce, eğitimi başka isimler verirken yapmamış olmasının yazık olduğunu söylemişti. Sonra Bay B şunları söyledi:

 

Belki bu nedenle bu rüyaları görüyorumdur.  Kırmızı ışıkta geçen arabalar var ama ben bunu yapmıyorum. Bu beni delirtiyor. Yeşil ışıkta duran benim. Sarı ışıkta bile duruyorum. Diğer insanlar ise durmuyorlar ve bundan paçayı kurtarıyorlar.

 

Dil sürçmesi dikkatimi çekmişti, Bay B'nin de fark ettiğini sezmiştim. İşte bu, temel kuralın ördüğü çeperi bilinçdışının yırttığı ve kendi sesiyle konuştuğu bir noktaydı.  Ona şöyle dedim:

 

<Yeşil ışıkta duranın siz olduğunuzu söylediniz. >

 

Bay B yanıtladı:

 

Hayır! Öyle dediğimin farkında değilim. Dışarıda, sizin aşağı inmenizi beklerken kendi kendime heyecan verici ne çok şey oluyor, diye düşündüm. O halde neden bu kadar çökkün hissediyorum? Yeşil harekete geçmenizi söyleyen ışıktır, ama bilmediğim bir nedenden dolayı ben duruyorum. O noktada duruyorum.

 

Bu belki anlık bir şeydi ama Bay B bununla ilgili çağrışımlarını getirdikçe, aslında pek çok şeyi yansıttığını görmeye başladı. İlk başta, eğitimin aleyhinde bir şeyler söylemesi beklenebilecek birini aramış olduğunu fark etti. Ayrıca akademik eğitiminin keyfini süren bu diğer kişiye karşı bir haset sancısı hissetti. Bay B, arkadaşının yaşadığı şehre taşınıp onun programına girmeyi düşlemledi. Hayatının çeşitli noktalarında yeşil ışıklarda durduğu pek çok örnek getirmeye başladı - ne yaptığının farkında olmadan bizzat kendisinin engellediği sayısız fırsat vardı.  Bilinç düzeyinde, zamanını kırmızı ışıklarda geçebilen ve yakalanmayan insanlara haset ve öfke duyarak geçiriyordu. Hayatını yeşil ışıkların önünde defalarca tereddüde düşerek geçirdiğini bu zamana dek fark etmemişti. Freud'un bilinçdışının zamansızlığı dediği şeyin bir örneğini burada görebiliriz. Bu, biçimin zamansızlığıdır.

 

Bilinç düzeyinde, öykü ve insan gelişimi hızla ilerler ama bilinçdışı düzeyde Bay B 'yeşil ışık' denebilecek olaylar ve fırsatlar arıyor, onları bir kuşku aurasının içine sarıyordu. Bir açıdan burada bir tekrar var gibi; aynı şey defalarca meydana geliyor. Ama bilinçdışının yaşamda meydana gelen olaylara aktif olarak bir biçim verdiğini düşünürsek - 'yeşil ışıklar'ın önünde bir tereddüt yapısı, 'kırmızı ışıklar'dan geçenlere karşı ise haset ortaya koymak - bu yapımının zamansızca korunduğunu görebiliriz. [14] 

 

Hatırlarsanız, Aristo bize ruhun rasyonel olmayan parçasının kendi doğasının olduğunu söylemişti: Kendi hareket prensibi. Burada, bu küçük örneklemde, bilinçdışı zihinsel faaliyetin bir prensibinin çalışmalarını Aristo'nun hayal edemeyeceği kadar detaylı görebiliriz. Bu bize müdahale için olağandışı bir fırsat sunmakla birlikte, önümüze bir de zorlu görev koyar. Zira Bay B'nin karşısındaki sorunun şu ya da bu bilinçdışı arzu ya da korku değil,  yaşamını şekillendirmiş bir zihinsel faaliyet ilkesi olduğu ortadadır. Bu kadar iyi örgütlenmiş - özbilinçli aklın erişiminin dışında, kendi yolunda ilerleyen - bir zihinsel faaliyete nasıl müdahale etmeli? Psikanaliz zihin yaşamının şeklen bu kadar örgütleyici bir ilkesini nasıl geri çevirebilir?

 

Bay B örneğinde 'kırmızı ışık/yeşil ışık' yapısı aktarıma şöyle geldi: Mevcut 'yeşil ışık' akademik eğitimini ilerletmekle ilgiliydi. Ona göre ben yeşil ışıkta geçmekte hiç zorlanmayan bir akademisyendim ve muhtemelen kırmızı ışıklarda da geçip yakalanmadığım olmuştu. Ayrıca kararı hakkında ne düşündüğümü merak ediyordu; belki de analizden zaman çalması ihtimali doğrultusunda onaylamıyordum ve bu da ürkek davranmasına katkıda bulunuyordu.

 

Her koşulda sıkışmış hissettiğine dikkat çektim: Ya 'kırmızı ışık'taydı ve eyleme dökmek için kendine izin vermeyeceği ketlenmiş veya kışkırtıcı düşüncelerinin yanında bir de kırmızı ışıkta geçip paçayı kurtaranlara karşı haset duyguları vardı; ya da 'yeşil ışık'taydı ki bu durumda da geçip geçmemekte tereddüte düşüyor, tehlikelerden veya hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Ve hem kırmızı hem de yeşil ışıklardan geçtiğimi düşünerek bana haset, içerleme ve hayranlıkla bakıyordu.

 

Bu noktada Bay B  “Ah, yeşil ışıktan hiç düşünmeden geçsem ne olur sanki?” dedi. Derin bir nefes verdi. Bir vakittir ovuşturduğu ellerindeki tüm kaslar gevşemişti. Bedeninin de genel olarak gevşediğini sezdim. Sanki, zihninde ve bedeninde, Bay B bir tür sonuca varıyordu.

 

Elbette Bay B bunu farklı şekillerde de ifade edebilirdi ve bu sözünün salt içeriğine bakarak nasıl bir tavırla söylediğini anlamak mümkün değil. Size bu tavrın ne olduğunu mutlak bir güvenle söyleyemem. Ama bir öneride bulunmak isterim. Ben doğru düşündüğüme inansam da, benim için en önemli olan Bay B'nin bunu bu şekilde söylemiş olma olasılığıdır. Yüzeysel olarak baktığımızda Bay B bir arzusunu dile getirmiş gibi görünüyor - yeşil ışıklardan tereddüt etmeden geçebilme arzusu. Öte yandan, analizde yıllarca süren çalışması nedeniyle bu yalnızca bir arzudan fazlasıydı: Sözleri, hayali bir doyumdan fazlasına imkan veriyordu. Analiz sürecinde Bay B'nin arzuyu bilinç düzeyinde ifade ederken aynı anda kendine yeşil ışıklardan geçme izni verebilme yetisini geliştirdiğine inanıyorum. Yani analiz ona bu arzuyu yalnızca formülleştirmekle kalmayıp, aynı eylemle bu arzuyu eyleme geçirebileceği hale dönüştürme becerisini kazandırmıştı.  Faaliyeti, özbilinçli zihinsel alanda gerçekleşiyordu. Özbilinçli kavrayışının anlık ve doğrudan etkinliği sayesinde Bay B yaşamının trafik şeritlerini açabilmeye başladı.

 

Elbette bu, insanın birdenbire başarabileceği bir şey değil. Derinlemesine çalışma süreci, kişinin belki kendisinin de habersiz olduğu yeni bir trafik ışığına geldiğini tekrar tekrar fark etme kapasitesini geliştirme sürecinin ta kendisidir. Bu, yaşamın kendine özgü yanlarının altında yatan önemi kavrama ve, kavradıktan sonra, onlara etkin yanıt verme kapasitesidir. Derinlemesine çalışma genellikle yıllarca süren bir faaliyettir ama böylelikle analizan zihninin analitik gücünü geliştirir.

 

Bu güç ve zihnin nasıl çalıştığı konusunda daha fazla şey öğrenmemiz gerekir. Ama üç boyutu halihazırda net. İlk olarak, zihnin etkinliği özbilinçlidir. Özbilinçli zihin, yaptığı şeyin tam da izin vermek olduğuna dair özbilinçli kavrayışı vasıtasıyla izin vermede sahiden etkin hale gelir. Bu vakada, özbilinçli kavrayış kendi anladığı şeyi gerçekleştirme bakımından nedensel bir etkinliğe sahiptir.[15] İkincisi, özbilinçli etkinlik bu vakada mümkündür çünkü bilinç ve bilinçdışı birbiriyle etkin bir iletişim içindedir. Analitik durumda birlikte çalışan analistin ve analizanın bilinçli zihinleri, temel kuralın ördüğü çeperi yırtan bilinçdışının 'sesini' duyabilir - bu vakada, kırmızı ve yeşil ışıklı dil sürçmesiydi bu. Özbilinçli zihnin etkinliği bu durumda mümkündür çünkü bu durum zaten özbilincin ve bilinçdışının etkinliğini bütünleştirmekle aynı şeydir. Özbilinç etkindir çünkü, bu durumda, Aristo'nun sözünü kullanacak olursak, bilinçdışı ile 'aynı ses ile konuşuyordur'.

 

Üçüncüsü, zihnin bu gücünün gelişimi pratik gerektirir. Bu bir zihinsel beceri gelişimidir; zihnin bugüne dek yaşama egemen olmuş bilinçdışı yapıların şeklini değiştirebilmesini sağlayan özbilinçli gücünün gelişimi.

 

8. Bu konuşma boyunca, “bilinçdışının keşfi”nden ziyade özbilincin gücünü ve genişletilmesini savundum, psikanalizin yöntemine veya faaliyetine görünürdeki sonuçlardan daha fazla öncelik tanıdım ve psikanalizi mesleğin Freud'dan bu yana anlatmaya alışık olduğu hikayelerden çok daha farklı bir geleneğe yerleştirmeye çalıştım. Net bir soru ile sözlerimi tamamlamak istiyorum: Tüm bunlar sizin için neden önemli olsun?

 

Elbette kişinin tek bir anlatıya mahkum olmadığını, geçmişini ve geleceğini şekillendirirken hareket alanı olduğunu keşfetmesinin verdiği bir haz var. Ama benim yaptığım açıklama psikanalize muazzam bir fırsat açmakla kalmıyor, kendine özgü sorumluluğunu da netleştiriyor. Batı'nın bir arada nasıl yaşamamız gerektiğine dair düşünme çabaları doğrultusunda iki büyük düşünce ortaya çıktı. İlki, ahlakçılık: Bu, kanun ve görev, hak ve yükümlülük, borç, suçluluk ve tazminat gibi kavramları temel alan bir düşünce biçimidir. Ahlakçılıkta, birbirimizle ilişkilerimizi birbirimize karşı borçlarımız şekillendirir. [16]  Hiç şüphesiz, bu görüşü destekleyecek pek çok şey söylenebilir ama Freud üstbenliğin, cezaların ve sadizmin kokusunu almıştı.

 

İkinci büyük düşünce ekolüne ise etik adı verilmiştir. Sokrates, Plato ve Aristo'dan gelen bu ekol kanuna değil, sahici mutluluğun olası olduğu kavrayışına dayanır. Buna göre evdemonizm (mutçuluk), mutluluk olarak çevrilen kavram, salt memnuniyet, haz veya doyumla değil, arkadaşlarının, ailenin, yurttaşların eşliğinde kişinin kendi yaratıcı yetilerini sonuna kadar kullanabildiği dolu, zengin ve anlamlı bir yaşam sürmekle ilgilidir. Bu, böyle mutlu bir yaşam olması itibariyle önemli hiçbir şeyin eksik olmadığı bir yaşamdır. Plato ve Aristo, etik yaşamı insan mutluluğunun olasılığının temeline koyacaklarsa bu iddialarını makul hale getirecek güçlü bir psikolojiye ihtiyaçları olduğunu fark etmişti. Aksi halde iddiaları birer temenniden ibaret kalacaktır.

 

Plato ve Aristo, psikolojinin temellerini atmakla ve formülleştirmekle müthiş bir iş başarmışlardır – bu çabanın psikanaliz eğitiminin bir parçası olması gerekir - ama araştırma yöntemleri onları bir yere kadar götürmüştür. Dolayısıyla da evdemonistik yaklaşımın safça  olduğunu, iyi niyetli olsa da insan yaşamına uygun olmadığını, düşünme eğilimi ortaya çıkmıştır. [17] Uygarlığın Huzursuzluğu'nda Freud ne bizde ne de içinde yaşadığımız dünyada bizi mutlu etmeye yönelik bir şey olduğuna dair sert bir çıkış yapar. Freud'un izinden giden psikanalistler de bu maske düşürücü rolü benimseme eğilimi göstermiş, etik yaşamı gerçekleştirerek mutlu bir yaşama erişmenin insan ruhunun güçlü antisosyal eğilimlerini göz ardı eden bir temenniden ibaret olduğunu savunmuştur.

 

Bence Aristo'nun mutluluk projesi henüz aşılmış veya çürütülmüş değil: Tamamlanmamış halde duruyor. Eski dünyada gelebileceği yere gelmiş ve orada kalmış. O gün bugündür de orada öylece bekliyor. İnsanlarda ruhsal bütünleşmenin neler gerektirdiğini ancak psikanalizin son yüz yılında incelikleriyle anlamaya başladık. Böyle bir bütünleşme elbette mutluluğun olmazsa olmaz bir parçasıdır ki Aristo da böyle düşünmüştü: Dolayısıyla, mutluluğun anlamını kavramak adına daha yolun başlarındayız.

 

O halde diyebilirim ki, biz psikanalistlerin geriye dönüp bazı şeyleri tekrar değerlendirmesinin vakti geldi. Kendilerimizi maske düşüren kişiler olarak görmektense, neden dirayetli taraftarlar olarak görmeyelim? Mutluluğun önünde duran, psikanalitik çalışmalarımızda hep karşılaştığımız engellerdir: Onları mutluluğun bir temenniden ibaret olduğunun kanıtı olarak görmektense, ele alınması gereken gerçekçi, esaslı zorluklar olarak görebiliriz. Bu sayede psikanaliz doyum kavramını temel alan etiğe karşı gelen bir unsur olmaktan çıkar; bu projenin ihtiyatlı bir gardiyanı haline gelir. Psikanalizin gündeme getirdiği zor meseleler - narsisizm, saldırganlık, yıkıcılık ve antisosyallikle ilgili olanlar - bu projeye itiraz etmek için değil, dürüstlüğünü korumak için birer ihtiyaçtır. Bu meselelere yanıt vermeye çalışırken duygusallıktan ve istediğimiz sonuca kısa yoldan çabucak ulaşmaktan kaçınırız. [18] Yine de, tüm bu meseleler bir yana, Aristo'nun mutluluğun başkalarının eşliğinde mutluluk olacağı sezgisinin önüne çıkan pek bir şey yokmuş gibi geliyor bana. Hatta psikanalitik araştırmalar da bunu destekler nitelikte.

 

Böylelikle, yirmibirinci yüzyılın ilk onbeş yılını tamamlarken, bence yapmamız gereken pek çok şey var. Birlikte geçen etik yaşamlarımızın bizim için henüz gelişmeyi bekleyenlerin dirayetli psikolojik açıklamasına dayandırılabileceğini söyleyen bir düşünce bin yıldır demleniyor. Psikanaliz bu iddiayı gerçekleştirmek için eşsiz bir konuma sahip zira sahici bir psikolojik bütünleşmenin nelere dayanacağına dair gerçekten detaylı ve duygusal olmayan bir açıklamayı ancak psikanaliz yapabilir. Bunu çözmek biraz zaman alabilir ama bu çalışma önümüzde apaçık duruyor.

 

Ben artık iyi bir savın davet biçimini alacağını düşünüyorum. Meslektaşlarım, umarım bazılarınız bu konuşmayı bir davet olarak duymuş, sizde neler yapabileceğimize dair canlı bir his uyandırmıştır. Elbette tüm bunlar, temel kuralı psikanalizin kalbine yerleştirmekten ve ne anlama gelebileceğini düşünmekten doğar. Teşekkürler.  

 

 

 

Çeviri: Elif Okan Gezmiş
Telif hakkı: Jonathan Lear

 

             

 

           

 

 

 

 



[1] Tukididis, “Her şeyi kararlaştıran, felakete uzanan yolu döşeyen ve bu konuya ciddi kafa yormuş kişi Antiphon idi; Atina'da çağının en iyilerinden biri... ” diye yazmıştır. (History of the Peloponnesian War VIII:68.  New York: Modern Library, 1934, s. 490)

[2] pseudo-Plutarch, Lives of the Ten Orators 833c-d. Pseudo-Plutarch, Photius and the Suda: The Lives of the Attic Orators (çev. R. Waterfield) içinde; Oxford: Oxford University Press 2015.

 

[3] Freud, Introductory Lectures on Psycho-analysis, SE XVI: 284-285.  See also, , "A difficulty in the path of psychoanalysis" SE VXII: 141.

 

[4] Plato, Republic IX. 571c-d.

[5] Aristotle, Nicomachean Ethics I.13, 1102b13-14.  Bunun daha detaylı tartışmassı için bkz. "Integrating the Non-Rational Soul", Proceedings of the Aristotelian Society, Vol. 114, (2014); “Wisdom Won From Illness: The Psychoanalytic Grasp of Human Being” içinde, International Journal of Psychoanalysis (2014); ve Freud (Second Edition), New York and London: Routledge, 2015.

[6] Physics II.1, 192b20ff.

[7] “… bu sanatı [hipnoz] kendi hastalarımda uygulamaya çalıştığım anda kendi güçlerimin en hafif tabiriyle çok ciddi sınırlarının olduğunu keşfettim.... 'Uyuyacaksın!... uyu!' gibi emirler vermek, çoğu zaman hafif dereceli hipnoz altına giren hastaların bana 'Ama doktor, uyumadım' diye itirazlarını dinlemek ve 'Klasik uykudan bahsetmiyorum; hipnozu kastediyorum. Gördüğünüz üzere şu an hipnotize olmuş  durumdasınız, gözlerinizi açamazsınız. Zaten her halükarda uyumanıza gerek yok.' gibi hassas ayrımlar yapmak zorunda kalmak çok geçmeden beni yormaya başladı. Eminim psikoterapi yapan pek çok hekim bu zorlukları benden çok daha ustalıklı bir biçimde atlatacaktır. Eğer bunu başarırlarsa, benimkinden farklı bir prosedürü benimseyebilirler. Öte yandan, belirli bir kelime kullanarak tekrar tekrar utanç verici bir duruma düştüğünü fark eden benim gibi kişilerin hem o kelimeden hem de utançtan kaçınmaları akıllıca olacaktır. ” (Freud, Studies on hysteria SE II: 107-109)

[8] Bilindiği üzere, bazı psikoz biçimlerinde insanlar zihinlerinde ne varsa ketlenme olmaksızın söylerler. Ama bu, bir kurala riayet etmekle aynı şey değildir. Farklı bir açıdan, kurala riayet de etmezler aslında.

[9] Freud, “On beginning the treatment”, SE XII: 134-135n.

[10] Freud, “The Unconscious” SE XIV: 187.

[11] ‘O halde gerçekten bilge olan ve ruhun tamamının adına öngörü gösteren mantığın yönetmesi ve ruhun ona boyun eğip onun müttefiki olması uygun düşmez mi?'

 (Plato, Republic IV, 441e)

 

[12] Bkz., örneğin, Freud’un Dora olarak bilinen vakasını anlattığı metne sonradan eklediği kısım; Dora: Fragment of an analysis of a case of hysteria. SE VII: 112-122.

[13] Oxford English Dictionary, online.

[14]  Bu ayrıca bilinçdışının meşru ruhsal determinizmini anlamamıza da yardımcı olur. Psikanalitik pratik bize çocukluktaki A olayının B zihin yapısına yol açtığını ve bunun da yaşamın ilerleyen yıllarında kaçınılmaz olarak C'ye neden olduğunu söyleme izni vermez. Bu, etkin nedenler zinciridir; ve biz bu tür iddialarda bulunduğumuzda eleştiriye açık hale geliriz. Gelgelelim, psikanalizde biçimsel nedenle bağlantılı bir ruhsal determinizmle her zaman karşılaşırız: Yaşamda ne meydana gelirse gelsin, kişi onu mesela ya kendisini tereddüde düşüren bir 'yeşil ışık' veya paçayı kurtaran diğer insanlara haset beslediği bir 'kırmızı ışık' olarak deneyimleyecektir. Bilinçdışı, meydana gelen olayları bu tür biçimsel yapılara dönüştürme konusunda hayli yeteneklidir. 

 

 

[15] Dolayısıyla da Kant'ın pratik akıl dediği kavramla benzerlik taşır; gerçi pratik akıl dış dünyada değişiklik yapmakla ilgilidir, zihnin bu gücü ise iç dünyada değişime yol açar. Bkz. Stephen Engstron, The Form of Practical Knowledge: An Essay on the Categorical Imperative (Cambridge: Harvard University Press, 2009); ve Sebastian Rödl, Self-Consciousness (Cambridge: Harvard University Press, 2007)

[16] Bunun muhtemelen en detaylı tartışmasını Kant'ın kategorik imperatif formülasyonunda ve pratik felsefeyi geliştirmesinde bulabilirsiniz. Bkz. Engstrom op. cit.

[17] Bkz., örneğin, Bernard Williams, Ethics and the Limits of Philosophy, (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1986); ve Jacques Lacan, The Ethics of Psychoanalysis (The Seminar of Jacques Lacan, Book VII) (New York: W.W. Norton 1997).

[18] Bkz. Bernard Williams, “Naturalism and Morality”; J.E.J. Altham ve R. Harrison eds. World, Mind and Ethics: Essays on the Ethical Philosophy of Bernard Williams içinde, (Cambridge UK: Cambridge University Press, 1995) ss. 202-205. 

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.