İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

PSİKANALİTİK ÇERÇEVENİN KAPSAMA İŞLEVİ

DANİELLE QUİNODOZ

Çeviri: CEMİL ALTUNBAŞ

Bu metin PPPD’nin Psikanalitik Bakışlar 2: Analitik Çerçeve Sempozyum Kitabı’ndan (2007) alınmıştır. Sempozyum kitabını edinmek için ve sempozyum metinlerinin tamamını okumak için lütfen ''Dernek Yayınları'' başlıklı bölümü tıklayınız.

© Metnin yayın hakları yazara aittir. Web üzerinden alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz: Quinodoz, D. (2007) Psikanaitik Bakışlar 2: Analitik Çerçeve. Psikanalitik Çerçevenin Kapsama İşlevi. Çev: C. Altunbaş. Istanbul. www.psikeistanbul.org
 

Bir çerçevenin varlığı psikanaliz için gereklidir; Uluslararası Psikanaliz Birliği (İPA) üyesi bütün psikanalistlerin bu ifadeye katıldıklarına inanıyorum. Gerçekten de bir hastanın, çerçeveyi bozduğunda ya da kurala istisna talep ettiğinde, analiz edilmesi değerli olan ruhsal düzenekleri açığa çıkardığını hepimiz farketmişizdir. Halbuki, çerçevenin bozulabilmesi için bir çerçevenin olması lazım; kurala istisna yapabilmek için bir kural lazım. Çerçeve olmadan çerçevenin bozulma imkânı yok, kural olmadan da “kurala istisna" imkânı yok.

Hangi çerçeveden bahsettiğimin daha iyi anlaşılabilmesi için psikanalitik çalışma ile psikanalitik tedavi arasında bir farklılık gördüğümü belirtmeliyim. Psikanalitik çalışma benim için, her biri aynı biçimde değerli olan ancak kendi özgüllüğü olan değişik biçimler almaktadır. Böylece, bana göre bir psikanalist, psikanalitik psikodrama, psikanalitik psikoterapi ya da psikanaliz tedavisi uyguladığında bir psikanalitik çalışma yapmaktadır. Ancak psikanaliz olarak adlandırdığım sadece sonuncusudur. Bazı meslektaşlar bu farkı gözetmemektedir. Her psikanalitik çalışmanın gelişmek için bir çerçeveye ihtiyaç duyduğunu, ancak bu çerçevenin yapılan psikanalitik çalışmaya göre değişkenlik gösterdiğini düşünüyorum. Şimdi bahsedeceğim psikanalitik tedavinin çerçevesidir; ancak düşüncelerimin başka psikanalitik çalışma biçimleri uygulayan psikanalistlere de faydalı olacağını umuyorum.

Psikanalizin Çerçevesine Karşı Farklı Tutumlar

Ancak, psikanalitik çerçeveye sanki yeni keşfediyormuşuz gibi, hep birlikte yeni gözlerle bakalım istiyorum. Gerçekten de analizin çerçevesine aşinayız; kendi kişisel analizimizin ve her gün yaptığımız işin bir parçası o; gerçek anlamda görmeden ve sorgulamadan onunla yaşamaya alışabildik.

Böylece, bize aktarılmış olan çerçevenin değişik yönleri karşısında şaşırabilme kapasitemize tekrar kavuşup, bunların her birinin özgül etkisini yeniden keşfetmemizi ve analitik bir sürecin ortaya çıkmasına en çok yarayanlara bakmamızı istiyorum. Belki bu her birimizin, çerçevenin hangi yönlerine kişisel olarak bağlı olduğumuzu ve özellikle de bıraktığımızda eksikliğini en çok hissedeceğimiz yönün ya da yönlerin hangileri olduğunu görmemize yardımcı olur.

Çerçevenin anlamı değişik analistlere göre epey farklılık gösterir. Bazıları için çerçevenin sadece ikincil bir önemi vardır. Kolayca çeşitlendirebileceğimiz, uzlaşılmış kurallardan oluşan bir bütündür. Bu durumda esas olan da analistle hastası arasındaki özel karşılaşmadan çıkan özgün ve tahmin edilemez müziğin mümkün olduğunca özgür bir biçimde ortaya çıkmasını sağlamaktır.

Ancak pek çok analist için çerçeve bundan daha fazlasıdır: Hastayla analisti arasındaki ruhsal ve duygulanımsal özel ilişki için gerekli olan ve bir sürecin oluşabilmesini sağlayacak şartların tümüdür. Çerçeve, sürecin yaratılmasına katkıda bulunur. Yine de, bu bağlamda bazıları çerçevenin şu ya da bu yönünün üstünde durmakta. Mesela bazı meslektaşlar, çerçevenin koyduğu sınırlarla somutlaşan üçüncü kişinin varlığının, “babanın yasası"nın üstünde duruyorlar. Gerçekten de analist, bir baba gibi, çerçeve aracılığıyla hastaya sınırlar koyar. Çerçeve dürtülere set çekilmesini sağlar, ama aynı zamanda hastanın “nesnenin sınırları"na çarparak kendi sınırlarını ve dolayısıyla kendi şeklini keşfetmesini de sağlar. Başka meslektaşlar çerçeve sayesinde analistin kendine sağladığı “rahatlık" konusu üzerinde duruyorlar. Çerçevenin “destek" yönü üzerinde duranlar da var: Bir çerçeve olduğu için hastanın dirençleri algılanabilir hale gelir. Son olarak, bazıları da çerçevenin normlarını, etrafı tuzaklarla dolu bir yolda, deli olma korkusuna fazla düşmeden “deli taklidi yapmayı" sağlayan, bir “korkuluk" olarak sunuyor.

Analitik Çerçeve ve Analizin İletilmesi

Bununla birlikte, analizin iletilmesi ve gelecekteki analistlerin yetiştirilmesi söz konusu olduğunda, İsviçre’de düşüncelerini sorduğum bütün analistler, adaylara belirli talimatlar öneren, hatta dayatan temel bir çerçeve üzerinde anlaşmanın gerekli olduğu konusunda hemfikirdiler. İletilmesini istediğimiz şekliyle analizin sürekliliği için Eğitim Komisyonları’nın bu temel çerçeveye riayet edilmesini sağlamalarını diliyorlardı.

Bence, bu fikirbirliği şöyle ifade edeceğim bir önkabulü içeriyor: Her çerçeveye karşılık gelen belirli bir terapi biçimi vardır. José Bleger (1967) “Psikanalitik Çerçevenin Psikanalizi" isimli makalesinde şöyle diyor: “Aynı sabit değerleri, yani çerçeveyi muhafaza etmeden bir süreci araştırmak imkânsızdır". Eğer her çerçeve belirli bir durumu ve dolayısıyla da belirli bir tedavi biçimini doğuruyorsa, iki farklı çerçeve de iki farklı tedavi şekline sebep olacaktır. O zaman mesele, bizim psikanaliz dediğimiz şeye hangi çerçevenin en uygun biçimde karşılık geldiğini bulmaktır. Sonuçta söz konusu olan, psikanalizin diğer analitik çalışma biçimlerinden, özellikle de psikoterapiden ayırdedilmesi için hangi çerçevenin psikanalitik sürecin açığa çıkmasını en iyi biçimde sağlayacağını gözlemektir. Analiz seanslarının süresini örnek alarak bu bakış açısını örneklendireceğim.

Çerçevenin Bir Yönünü İlgilendiren Örnek: Sabit Süreli Seanslar mı, Süresi Değişken Olanlar mı?

İPA’ya bağlı psikanalistler için psikanaliz seanslarının süresi sabitken, Lacan’cılar için seansların süresi değişkendir ve analist, hastanın anlamlı bir şey söylediğini düşündüğü anda seansı keser. Her bir tekniğin ortaya koyduğu şey nedir? Bu konuyu psikanalizdeki bir kadın hastanın vakası üzerinden işlemek istiyorum: Kırk beş dakikalık bir seans sırasında bu hasta ilk on beş dakika süresince çok aydınlatıcı bir içgörü örneği gösterdi ve heyecan verici keşiflerde bulundu. Fakat sonraki otuz dakikada “çıkmaza girdi“ ve ilk keşfinin meyvelerini adeta yok etti. İlk on beş dakikadan sonra bu seansı kesmek daha iyi olmaz mıydı?

Böylece -biri değişken, öteki sabit süreli - bu iki çerçevenin, hastanın ruhsal yaşamının değişik yönlerini belirgin hale getirdiğini farkediyoruz. On beş dakikadan sonra durmak özellikle içgörünün önemini vurgulamış olacaktı. Kararlaştırılmış kırk beş dakikanın sürdürülmesi ise ilave olarak hastanın içgörüye karşı olan direncini ve aktarım içinde sabotaja ve kendini cezalandırmaya olan eğiliminin tekrarını ortaya çıkardı. Bu iki çerçeve birbirinin yerine geçebilecek şeyler değildi, aynı düzenekleri açığa çıkarmıyorlardı. Eğer analizin iletilmesinde bir süreklilik istiyorsak, aynı analiz biçiminin aktarılması için hangi çerçeveyi seçmemiz gerektiğini bilmeye ihtiyacımız var.

Kayma Tehlikesi

Bana öyle geliyor ki, İPA’nın önerdiği çerçeve, analizin özgül niteliğini tehlikeye sokacak bir kaymanın oluşmasını önlüyor. Mesela, bir psikanaliz cemiyetinin tümden, analiz için önemli değerlerin taşıyıcısı olan çerçevenin bazı şartlarını, kesin olarak kararlaştırılmadan, analizin bununla ne kaybedeceği ölçülüp biçilmeden, görülmeyecek şekilde, bir kenara bıraktığında kayma olabilir.

Bazen, olağandışı bir durumla karşı karşıya kalan bazı deneyimli psikanalist üyelerin “belirli bir hastaya", bu hastanın çok özel dış hayat koşullarına daha iyi karşılık verebilmek üzere düzenlenmiş bir çerçeve sundukları oluyor. Ancak, Janice de Saussure’ün 1986’da yazdığı gibi, bu olağandışı çerçeve analistler tarafından, mesela daha çekici ya da daha avantajlı (mali olarak da) bulunduğu için alınıp da birçok hastaya genelleştirildiğinde tehlikeli bir kayma oluşabilir. Bunun temel analitik değerlerin zararına olup olmadığını sorgulamadan, bu çerçeveyi genelleştirme eğilimi duyabilirler.

Bazı adaylar, büyükleriyle özdeşleşerek, daha deneyimli analistlerin bazı durumlarda daha çekici buldukları bu uyarlanmış çerçeveyi kendi uygulamalarına kattıklarında bu tehlike daha da ciddileşmektedir. Kısa süre sonra, bu yeni ortamda yetişen adaylar, başka bir çerçevenin de kullanılabileceğini akıllarına bile getiremez oluyorlar. Öbür çerçeveyle ilgili deneyimleri olmadığı için onun yararlarını hiç hissedememiş oluyorlar ve dolayısıyla taşıdığı önemli analitik değerleri de tahmin edemiyorlar. Bu durumda, psikanaliz cemiyeti bu değişikliğin sebeplerini bilimsel planda tartışmadan, yeni bir analiz biçimine kayma olacaktır. Cemiyet de böylece oldu bittiye gelmiş olacaktır. Bu noktada ancak İPA’nın tavsiyeleri dikkatini çekebilir.

Analitik Çerçeve: Faal bir Kapsayan

a) Faal kapsayan demekle neyi kastediyorum?

Bu durumda psikanalitik çerçeve demekle neyi kastettiğimi ve neye vurgu yaptığımı belirtmeliyim. Bir analist olarak işlevimi yerine getirebilmek için, analitik sürecin açığa çıkmasını sağlayacak bazı koşullara ihtiyacım var. Bana göre çerçeve, analistin kapsama işlevinin kendileri aracılığıyla ifade bulduğu düzenlemelerin bir bütünüdür. Analistin yorumlama işlevinin ve “hayal etme kapasitesinin" (Bion 1962) harekete geçebilmesi için bir faal kapsayan’ın olması şarttır. Bilinçdışı ruhsal düzeneklerin hayat bulabildiği ve ruhsal iç gerçekliğin dış gerçeklik kadar algılanabilir olduğu bu yeni ilişkisel dünyaya erişebilmesi için, hastaya da bu faal kapsayan gereklidir.

İçeriğiyle karşılıklı etkileşimi olmayan cansız bir toplanma yeri olan nesne-kap ile içeriğiyle dinamik karşılıklı etkileşim içindeki faal kapsayan’ı birbirinden ayırıyorum. Mesela çömlek bir nesne-kaptır, süte etki etme amacı taşımadan ve onun tarafından değiştirilmeden onu kapsayan cansız bir toplanma yeridir; içindeki süt değişime uğramaksızın bu kabı değiştirebiliriz. Yayık gibi sütü tereyağına dönüştüren bir nesne-kap bile bunu mekanik olarak yapar ve iki farklı yayık birbirinin yerine geçebilir. Buna karşılık, kapsadığı sütün oluşumu için vazgeçilmez olan meme faal kapsayan’dır ve kapsanan süt de meme üzerinde etkide bulunur. (Faal kapsayan D. Anzieu [1986] ve R. Kaes [1979]’in “kapsayıcı" dedikleri şeye yakındır).

Bazen aktarımda analizan analistine bilinçdışı olarak bir nesne- kapsayan gibi davranır, mesela ona robot muamelesi yapar ya da düşünme özgürlüğünü felç eder. Bunun belki de analizan için aktarımsal saldırganlığını ifade etmenin bir yolu olduğunu anlayabiliriz.

b) Değişik faal kapsayan biçimleri

“Faal kapsayan" olarak çerçeve, analistle hastasının ilişkisinin konumlandığı düzeye göre değişik biçimler içerebilir.

“Faal kapsayan" olarak çerçevenin, olası aktarımsal ilişki çeşitliliğine göre değişkenlik gösterdiğini düşünebiliriz: Süt veren bir meme misali kısmi nesneler arasındaki ikili bir ilişki içinde analitik süreci salgılayabilen çerçeveden, ilk sahne, üçgenleşmiş ilişki ve akrabalık bağı varsayan bir ilişki içinde onu doğuran çerçeveye kadar. Analistin yaratıcı kapsama işlevinin analitik süreci doğurabileceğini değerlendirdiğimizde Bion (1962)’un “kap-içerik" kavramına daha çok yaklaşıyoruz. O zaman analistin yaratıcı kapsama kapasitesinin kendisi, cinselleşmiş kapsayan-kapsanan karşılaşmasında ifadesini bulur.

Yine de kapsama biçimleri arasındaki farklar o kadar da keskin değlidir. Öyle ki, ikili bir kapsama biçimi, başka bir açıdan üçgenleşmiş bir dünyaya getirme ilişkisi olarak algılanabilir. Mesela, aktarım içinde erken anne-çocuk ilişkisi analizan tarafından ikili biçimde yeniden yaşandığında bu, analiste üçgenleşmiş olarak görünebilir, çünkü onun anne-analist olarak hayalinde baba mevcuttur.

Çerçevenin kapsama işlevinin böyle değişik biçimlerd değerlendirilmesi, bilinçdışı olarak çerçeveye yöneltilen savunlamaların çeşitliliğini anlamamıza yardım edebilir. Mesela, kendi ruhsal iç gerçekliğine uygun olarak, bir analizan düşleminde, babaya, anneye ya da onlar arasındaki bağa saldırarak, analistin kapsama kapasitesini şeyleştirebilir.

“Faal kapsayan" olan çerçeve, aynı zamanda “dışardan" veya anlam vererek “ruhsal olarak içerden de kapsayabilir".

Çerçeve dışsal kap ya da ruhsal iç kap olarak işe yarabilir. Bazen gerçekten de analist, çerçeve aracılığıyla, dışsal bir “koruyucu kabuk" misali, hastanın ilkel üstbenliğini güçlendiren sınırlar ve yasaklar koyar. Mesela hasta “herşeyi söylemesi gerektiği, saatinde gelmesi gerektiği, divanda olması gerektiği" izlenimini taşımaktadır. Ancak analist yaptığı yorumlarla, analizanına çerçeve üzerinden yaşadığı şeyin anlamını bulması için yardım ederek, ruhsal kap işlevi görür. Bu ruhsal kabın hasta tarafından içe atılması, bir “koruyucu kabuğa" ihtiyaç duymadan hastanın tek başına ayakta durmasını sağlayan, bir arada tutucu iç ruhsal iç gücü yaratır.

Bu ruhsal kap kavramı, kabın bedensel temsili açısından daha fazla özgürlüğe imkân veriyor. Nitekim çoğu zaman kap kavramı dişil olanla bağdaştırılır: Sanki sadece dişil “oyuk" kapsayabilirmiş gibi. Ruhsal iç kap sayesinde, kap kavramı, tıpkı dişil olan gibi anlam verebilen ve isimlendirebilen erille de bağdaştırılabilir.

c) Çerçeve: Süreksizliği bütünleştiren kesintisiz bir kapsayan

Analizin çerçevesi, gerek analist gerekse analizan açısından, sürekliliği olan oturmuş bir ilişki içinde, ayrılma/kavuşma döngüsünün art arda geldiği kesintili bir harekete özgürlük tanımayı hedefler. Bazen analizanlar “iyi" kapsayanın sürekli mevcut olan, süreksizliği ortadan kaldıran bir kapsayan olduğu düşlemini kurarlar: O zaman analizde ne seans sonu, ne tatil, ne de analizin sonlandırılması olurdu. Erkek analizanlarımdan birinin şöyle bir düşlemi vardı: “Eğer hamile bir kadın bebeğini sevgiyle taşıyorsa onu her zaman kendinde saklamak ister ve ebe bebeği ondan zorla söküp alır". Bu analizan, bebeği taşıyan annenin zamanı geldiğinde bebeği faal olarak dışarı çıkarmak için, onu taşırken sarfettiği kadar çaba sarfettiğini analiz sırasında farkettiğinde epey şaşırmıştı. “Yeteri kadar iyi" kapsayanın, kapsadığı nesneyi içerde tutabilme ve dışarı atabilme kapasitesi olduğunu ve bu esnada, zamandaki bu süreksizliğin kapsayan nesnenin sürekliliği mevhumunu ortadan kaldırmadığını keşfediyordu

Ayrı ayrı ele alındıklarında, kapsama işlevinin her bir terimi, içeride tutmak ve dışarı atmak, saldırgan ve ölümcül bir niteliğe bürünebilir. Birinci durumda havasızlıktan boğulma, ikinci durumda ise reddedilme ve beraberinde nesnenin ya da nesneyle ilişkinin sürekliliğini sağlamanın imkânsızlığı sözkonusudur. Kapsayanın iyi işlev görmesini sağlayan bu iki kavramın sentezidir.

Süreklilik ile süreksizlik arasındaki bu sentez, mesela seansların sıklığıyla ilgilidir ve istenen ilişki biçimine ve dolayısıyla da terapi biçimine bağlıdır. Eğer hasta ile terapist, gözleri dış gerçekliklerine açık, karşı karşıya oturmuşlarsa seansların ritmi, hastanın uzanmış olduğu ve bakışının kendi iç gerçekliğine yöneldiği durumdan farklı olacaktır. Bir ilişkinin değil de ötekinin kurulmasını sağlamak üzere uyulacak sıklık eşiği mevhumunu gerekli buluyorum. Mesela bir hasta bana seansların sıklığı konusunda psikanalizle psikoterapi arasındaki farkı sorduğunda, bence, seans sıklığının daha fazla olduğu psikanalizin, daha seyrek olan psikoterapiye göre farklı bir sürece imkân tanıdığını söylüyorum. Seans sıklıkları arasındaki bu farkı sinema ile fotoğraf arasında gözlemlediğimiz farka benzetiyorum: Mesela perdede diya gösterdiğinizde bunların sıklığı pek düşüktür, peş peşe gelen resimler görürsünüz, fakat saniyede 18 resim eşiğini aştığınızda hareketteki süreklilik belli olur, bu artık fotoğrafçılık değil, sinemadır. Her iki sürecin kendine göre meziyetleri var ama ikisinin de doğası farklıdır. Yine de, analitik sürecin açığa çıkmasının nasıl bir şey olabileceğini hastalarımın çoğunlukla hissetmesini sağlayan bu karşılaştırmanın şematik bir niteliği var; gerçekten de seansların yüksek sıklığı bir sürecin açığa çıkmasını otomatik olarak sağlamıyor.

Çerçevenin Farklı Yönleri

Şimdi analiz çercevesinin farklı yönlerini, sanki bunları ilk defa keşfediyormuşuz gibi tek tek saymak istiyorum:

1) Mekânla ilgili çerçeve:
-Hasta uzanmış, analist hastanın arkasında oturmuş. -Yalnız oldukları bir odadalar.
-Sakin, uzun süre hep aynı kalan bir odada.

2) Zamanla ilgili çerçeve:
- Seansın 45-50 dakikalık sabit bir süresi var. - İyi dağıtılmış, tercihen haftada 4, hatta 5 seanslık görüşme sıklığı. - Seans saati düzenli ve sabittir.
- Analiz bütün yıla yayılır (analist, elde olmayan nedenler dışında, sadece belirlenmiş tatillerde seanslara ara verir).
- Analize başlayabilmek için analistin de analizanın da önünde kullanabilecekleri birkaç yılları olmalı.

3) Parayla ilgili çerçeve:
- Ödemeler analiste hasta tarafından yapılır.
- Sebebi ne olursa olsun, analizan kaçırdığı seansların ücretini öder.

4) Yapılmayanla ilgili çerçeve:
- Analitik buluşmaların dışında analizanla analistin herhangi bir ilişkileri yoktur.
- Analiz süresince ne eylem vardır ne de misilleme.
- Analist hastayla ilgili olarak üçüncü bir kişiyle bağlantıya geçmez, aileyle bağlantıya geçmez ve onlarla ilişki kurmaz (mesela bir doktorla, sigortacıyla veya bir avukatla).

Analizin başlıca yönleriyle ilgili yapmış olduğum bu genel değerlendirmede söylediklerimi dinlerken, her birinizin şu ya da bu zamanda çerçevenin belirli bir yönünün kendisine çok önemli gelmediğini ve buna hiçbir şekilde uymak istemediğini, buna karşılık başka bir yönünün riayet edilmediğinde artık analizden bahsedilemeyecek kadar esas olduğunu düşündüğünüzü varsayıyorum. Fakat eminim herkese çerçevenin belirleyici yönü olarak görünen yönler farklıdır: Birine göre için önemli olan nokta ötekine çok ikincil gelmiş olabilir.

Analistlerin çerçeveye karşı tutumları, pek sorun teşkil etmeyecek gibi görünen yönlerinde bile, çok farklılık göstermektedir. İşte bir örnek.: Üçüncü kişinin varlığı ruhsal gerçekliğe ait olduğu için, analist ile analizanın seans boyunca yalnız olmaları bana, her zaman olması gereken bir düzenleme gibi gelmiştir. Halbuki 1986’daki Deauville Konferansı’nda söz alan Conrad Stein’dan dinledim: Analizanlarından biri yeni doğum yapmış ve Stein bebeği seanslara getirebileceğini söylemiş. Halbuki tam tersine, İsviçreli merhum eğitim analisti meslektaşım Dr Jordi, analizanları hamile kaldığında analize ara veriyordu: Hamile bir kadını analiz etmenin, kendisi için kabul edilemez bir şey olan üçüncü bir kişinin fiziksel varlığını baştan kabul etmek olduğunu söyledi bana. Etik açıdan bu tutum beni fazlasıyla rahatsız etti ve her analistin çerçeveyi yorumlama özgürlüğünün nereye kadar gidebileceğini kendi kendime sormaya başladım. O zamanlar gencecik bir analisttim ve bir psikanaliz cemiyetinin, tanınmış bir meslektaşın sözlerini tartışmaya açabileceğini düşünmeye cesaret edemiyordum.

Halbuki bazen çerçevenin bazı yönlerine kişisel bilinçdışı nedenlerden dolayı bağlı oluyoruz, veya tersine bazı yönlerini ihmal ediyoruz. İşte bu nedenle, başka analistlerin önemsedikleri ve bizim kişisel olarak anlamını görmediğimiz bazı düzenlemelerin değerini keşfederek ufukumuzu zenginleştirebilirz. Bu tutum, çerçevenin bir yönüyle ilgili belirli bir noktadaki değişikliğin sonucunun, bizim bu değişikliği genelleştirmemize veya sırf derindeki anlamının yanından geçtiğimiz için çerçevenin bir düzenlemesini bir tarafa bırakmamıza mani olur. Oysa bu durum, olgun bir tartışmadan sonra çerçevenin gelişimini sağlayabilir. İşte bu nedenle, özellikle de adayların eğitimi ve analizin iletilmesi söz konusu olduğunda, gelecekteki adaylara kişisel kör noktalarımızın ve rasyonalizasyonlarımızın zararlı sonuçlarının mümkün olduğunca az miras kalması için, sadece kendi kişisel referanslarımıza ve temel düzenlemeler konusundaki kendi kişisel değerlendirmemize bırakılmamamız bana çok önemli geliyor.

Freud tarafından kurulmuş olan Uluslararası Psikanaliz Birliği İPA’nın tavsiye ettiği asgari normlar adayların eğitimi için önemlidir

1983 ve 1985’te, başkanlığını Janice de Saussure’ün yaptığı bir komisyon, İPA adına, İPA üyesi olarak kabul edilme ve değerlendirmenin normları ve kriterlerini belirledi. Freud tarafından analizin iletilmesini sağlamakla görevlendirilmiş olan bu birlik, İPA üyeleri arasındaki bilimsel alışverişlerin, çerçeve konusunda aynı çeşit psikanalize referansta bulunabilmesi için, üye cemiyetlere asgari normları muhafaza etmelerini tavsiye eder. Bu referansın, adayların ilk süpervizyonlu tedavilerine başladıklarında başvurabilecekleri ve bence özellikle değerli olan asgari normları bulunmaktadır. Gerçekten de kişisel tutumları, öznel sebeplerden ötürü, öngörüşmelerde hastalarına önerdikleri çerçevenin şeklini bozmalarına sebep olabilir.

Mesela, önerdiği analizin değeri konusunda ikna olmamış görünen aday vardır. Sanki değmeyecek bir şey için birinden fazla zaman ve fazla para talep ediyormuşcasına rahatsızdır. O zaman mesela, faydalı olacak olandan daha az seans önerdiği ya da gelinmeyen seansları ödetmeye cesaret edemediği vb olur.

Aklıma ayrıca, çok rahatsız bir kadın hastaya süpervizyonlu bir analiz için haftada üç seans öneren aday geldi: “Ondan daha fazlasını isteyemem" demişti bana. Aslında bu aday bir analiz vakasını o kadar çok istiyordu ki, sanki bunu hastanın yararına değil de sadece kendisi için istiyormuş gibi hastayı suistimal ettiği duygusunu yaşıyordu. Fakat bana bu hastadan, bahsederken, onun için analizin değerine ikna olunca, haftada dört kere gelmesini istemekte tereddüt etmedi; hasta da kabul etti ve daha sonra ne kendisi ne de hasta bundan pişmanlık duymadılar.

Çok farklı olarak, Freud’un (1913, syf. 87) tabiriyle “Hafifçecik bir sehpaymış gibi koca masayı iki parmağıyla kaldırabileceğini" sanan aday var. Tümgüçlülük duygusu içinde, diğerlerinden daha hızlı başarabileceğini düşünür. Herhalükarda kendi sınırlarından başka hastanın ritmini de hesaba katması gerektiğini unutur.

Öngörüşmeler Sırasında Hastanın Çerçeveye İtiraz Etmesi

İPA’nın tavsiye ettiği çerçeveye referans muhakkak ki, müstakbel analizanıyla ilk temasında adayın kendini, karşıaktarımsal tutumu açısından daha iyi sorgulamasını sağlayacaktır. Gerçekten de bazı hastaların analizden yarar görebileceklerini düşünürken, önerilen çerçeveyi üstesinden gelinemez nesnel sebeplerden mi, yoksa rasyonalizasyonlar altında saklanan bilinçdışı nedenlerden dolayı mı reddettiklerini keşfetmek kolay değildir.

Çerçeveyi reddetmelerinin nesnel sebepleri varsa, ben buna analiz demeyi sürdürerek, analizin değişikliğe uğratılmış bir versiyonunu onlara sunmak istemiyorum. Onlara o anki hayat koşullarıyla uyumlu farklı bir terapi biçimi önermeyi tercih ediyorum. Benim için bir psikoterapi ya da psikanalitik bir psikodram, analiz kadar karmaşık ve zengin bir tedavidir, fakat doğası farklıdır.

Buna karşılık, kendi ruhsal çatışma ve zorluklarını ifade ederek çerçeveye itiraz eden hastalar söz konusuysa, tutumum daha farklı olacaktır. Bu durumda analist ve de özellikle analist adayı çerçevenin reddinde işe karışan gizil anlama dikkat etmelidir. Bu düzeyde, adayların bu dirençleri saptayıp bunlara kanmamalarına yardım edecek eğitim analistlerinin rolü çok önemlidir. Buna birkaç örnek vereceğim.

a) Bazı hastalar bu şekilde açgözlülüklerini ve hasetlerini ifade edebilirler.

Bazı hastalar çerçeveyi reddederken, bilinçdışı olarak analistin elindekileri almaya çalışarak açgözlülüklerini ya da yıkıcı hasetlerini aktarım içinde ifade ederler: Analist olarak işlev görmesini sağlayan çerçeveden bile onu yoksun bırakmaya çalışırlar. Analistin yaratıcı kapsama işlevine yapılan bu saldırı, baba açısından yapılabildiği gibi anne açısından da yapılabilir. Bu durum mesela analizanda annesinin sadece sütünü değil, aynı zamanda sütü üretmek için gerekli olan memeyi ondan aldığı oral düşleme, hatta babadan anal fallusunu aldığı düşleme karşılık gelebilir. Aynı şekilde, Eşek Postu masalının birinci bölümünde, kadın kahraman eşek tarafından üretilen altın dışkıyı istemekle kalmayıp dışkıyı üreten eşek postunu da ister ve kapsayıcısını öldürerek kapsananı da tahrip eder. Mesela bazı hastalar, öngörüşmelerden itibaren çiftdeğerli duygularını ifade ederler. Analiste kendisiyle analize başlamak istediklerini söylerler ama aynı zamanda, analistin iyi işlev görebilmesi için ihtiyaç duyduğu zamanı veya parayı vermeyi reddederler. Haset duyulan nesnenin haset ettikleri şeyi üretmesini engellemeye yönelik bilinçdışı arzularını bu şekilde ifade etmiş olurlar: Çerçeveye saldırarak biliçdışı bir şekilde analistin kapsama kapasitesini imha etmeye çalışırlar.

Hastanın talebinin bilinçdışı anlamının farkedilmediği durumda analist boyun eğer ve “eşeğin postunu" verirse, analizanın suçluluk hissettiren tümgüçlülüğünü pekiştirmiş olur. Aslında, analizanın ihtiyaç duyduğu zenginlikleri üretmesini sağlayan kapsayanının kesilip alınmasına izin veriyordur. Kendisinin yoksun bırakılmasına izin vererek hastayı da yoksun bırakmış olur.

b) Başka bir örnek:Hhafıza boşluklarından şikayet eden hasta

Bir hasta kendisini analize almam için ısrar ediyordu, ama sunduğum çerçeveyi reddederek direncini gösteriyordu, özellikle de önerdiğim haftalık dört seans yerine üç seans talep ederek. Bana “hafıza boşlukları" olduğunu, her şeyin “akıp gitmesine izin verdiğini" ve kafasının “hiçbir şey içermediğini" anlatmasını dinliyordum; yavaş yavaş anlıyordum ki çerçeveye itiraz etmek, bu hasta için bilinçdışı şekilde yaratıcı kapasiteme saldırmanın yoludur. Yansıtmalı özdeşleşme ile bilinçdışı olarak analizi de, tıpkı kafası gibi, zarar görmüş, delinmiş, deliklerinden kendisini korkutan saldırganlığının akabileceği bir kaba çevirmek istiyordu. Asgari işlev görmemi sağlamayacak bir çerçeveyi düşünmektense kendisini analize almamayı tercih edeceğimi farkedince bu hasta çok şaşırmıştı. Hastanın bu asgariyi benden bekleme hakkına sahip olduğunu düşündüm.

Bu hasta, çerçeveye verdiğim önemi görünce, yani kendi kabıma nasıl baktığımı görünce, çerçeveye karşı olan tavrının kendi yaratıcı kapsama kapasitesine pek göstermediği ihtimamla bağlantılı olabileceğini algılamaya başladı: Eğer hafızasında boşluklar varsa belki kendisinin de bunda etkin bir katkısı vardı. Böylece, sunulan çerçeveyi kabul ederek benimle analize başlamaya karar verdi. Bu durum, hafızasını sabit ve yaratıcı bir kapsayan-kapsanan etkileşimi içinde, içeriğini yapılandırarak ve düzenleyerek muhafaza eden dinamik bir kapsayan olarak değerlendirmek yerine, canız bir kaba -bir kevgire, delinmiş bir sepete- dönüştürerek saldırganlığını bu şekilde ifade ettiğini yavaş yavaş farkedebilmesini sağladı.

c) Dişil özdeşleşmeyle ilişkili olan kısırlık semptomu aracılığıyla çerçeveye saldırı

Bazı hastalar için de, analistin önerdiği çerçeveyi önce reddetmek, kendi kapsama kapasitelerine olduğu gibi, analistinkine de bilinçdışı olarak saldırmakla aynı anlama geliyor. “Kapsama kapasitesi" bazen eril cinsel organlarla, ve bazen de dişil cinsel organlarla simgesel olarak temsil edilebilir. Bu son olasılığı, erkek ya da kadın, çocuk düşürmekten* şikayet eden bazı analizanlarda gördüm: Ya simgesel olarak, çünkü başlattıkları projeleri yarı yolda “bırakıyorlardı"ya da fiziksel olarak sağlıklı oldukları halde bir hamileliği sonuna kadar götüremiyorlardı. Burada varolan, annenin genital organlarına yapmış olduklarına inandıkları saldırılara karşı bir misilleme düşlemiydi. Çerçeveye karşı itirazlarının biçimi ne olursa olsun, çoğu zaman dolaylı bir aktarımsal saldırı söz konusuydu. Faal kapsayan olan cinsel organı “şeyleştirerek" onu değersizleştiriyorlardı. Ancak görünüşte onu değerli görüyorlardı, çünkü içeriğini fazlasıyla idealize ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Analiz harikulade bir şeydir. Sizinle analize başlamak istiyorum"... “yalnız haftada daha az seansla,"…"yalnız gelecek yıl altı aylık bir ara vermek şartıyla" vs. Aslında söyledikleri şuydu: “Analiz bir hazinedir. Çerçeve değersizdir." Çerçeve onlara kendiliğinden işleyen bir sürecin sadece sonuçlarını almak için gerekli görünüyordu. Bu çerçevenin şeklinin önemi yoktu.

Bu ise, o zaman bir nesne-kapsayan dönüşen dişil cinsel organı, içeriğini idealize etmeyi sürdürerek, bir şeye indirgeme düşlemine karşılık geliyor: Hazine taşıyan bir “çömlek" veya “vazo". O zaman da bu vazo değerini sadece, taşıdığı idealize edilen içerdiğinden, yani hazineden alıyor. Dişil cinsel organların bu şeyleştirilmesi, organın kesip çıkarılmasının simgesel bir biçimidir. Bir kadın için bu şeyleşme, erkekteki iğdiş edilme tehdidine eşdeğer bir tehdit oluşturur. Burada annenin anatomik bedenine bir saldırıdan bahsetmediğimi, onun bedeninin ruhsal temsiline ve buna bağlı düşlemlere bir saldırıdan bahsettiğimi belirtmek isterim.. Ayrıca, eril cinselliği üstü kapalı biçimde yermeden dişil cinselliği yermenin mümkün olmadığı da belirtilmeli; doğal olarak bunun tersi de doğru.

Bu durumda analist analitik çerçeveye gösterdiği ihtimamla, kendisinin iğdiş edilmesine izin vermeyeceğini ve kendi kabını canlı ve her tür yaratım için gerekli gördüğünü hastaya ima etmiş olur. Bence bu tutum yorum kadar değerli olabilir.

d) Son olarak “fakir hasta" örneğini vereceğim (D. Quinodoz, 2003).

Bir kadın hastam öngörüşmeler sırasında o kadar sefil görünüyordu ki, benden analiz isterkenki inancına karşılık verebilmek için ücretimi kendi asgari sınırımın altına indirdim. Bir rahatsızlık duyuyordum, çünkü genel olarak masraflarımı düşündüğümde, bu durum hastayı zararına almak oluyordu ve dolayısıyla onun tarafından yolunmak anlamına geliyordu. Daha sonra keşfettim ki hastamın bu görünürdeki yoksulluğu bilinçdışı savunma düzeneklerinin bir tezahürüydü. Kendini fakir göstermeye ihtiyacı vardı, çünkü kendini anne-babasının zenginliklerini çalmış gibi hissediyordu. Düşleminde, eğer kendini zengin gösterirse hırsızlığının açığa çıkabileceğini ve aktarımda, bu durumun, yolduğunu hayal ettiği anne-babasının intikamına sebep olabileceğini düşünüyordu. Biraz da şöyle der gibiydi: “Annemle babam o kadar acı çekmişken ben rahat bir yaşam süremem. Ondan bir şey almadığımı idrak etmesi için analistin mutlaka ne kadar fakir ve mutsuz olduğumu görmesi lazım". Bu durumu yorumlayabildim ve ödemeleri yavaş yavaş düzeltebildim.

Böylesi bir fakirlik sergileyen hastalarla, adaylar çerçeveyi değiştirme eğilimi duyabiliyorlar. Kendi hassasiyetlerine bağlı olarak, haftalık seans sayısını azaltmayı öneriyorlar, veya kendileri için tahammül edilebilir sınırın altında ücret istiyorlar ya da hastanın gelmediği seansları ödetmiyorlar vs. Bu durumda paranın çoğu zaman simgesel olarak cinsel bir anlamı vardır: “Kendime cinsel zenginlikler bahşetmek istemiyorum yoksa annemin veya babamınkileri çaldığımı ya da tahrip ettiğimi düşünebilirler". Eğer analist bu fakirliğin gizil anlamını hesaba katmazsa ve ihtiyacı olan çerçeveyi bir tarafa bırakarak kendisini fakirleştirirse, analizin çerçevesini değersizleştirmiş olur. Bu da hasta için düşlemlerinin teyidi anlamına gelir. Analist, fakirleştirilmeye izin veren ve misilleme olarak hastasının kendi zenginliklerinintadını çıkarmasını engelleyen ebeveyn haline gelir.

Sonuç

Çoğu zaman, bir hasta analistten yardım istediğinde henüz psikanalitik macerayla ilgili hiçbir deneyimi yoktur. Dış gerçekliğe karşı duyarlıdır, ancak bilinçdışı olarak analistin, ruhsal iç gerçekliğe ulaşmakta ya da bir bakıma, görünür olanın arkasındaki gizil anlamı algılamakta kendisine yardım etmesini bekler. Bu hasta analize başlama kararını almayı nasıl başarır? Analistin dinleme biçiminde, yeterince ilgisini uyandıcak ve bilinmeze atılma riskini almaya değer olduğunu düşünmesini ssağlayacak bir öğe algılamalıdır. Birçok hastanın, analistin iki türlü dinlediğini, yani hastanın dile getirdği her şeyin hem görünür hem de gizil anlamına, aynı şekilde çerçeveye ilgili söylediklerinin de gizil anlamına kulak verdiğini keşfettiklerinde psikanalize karar verdiklerini düşünüyorum. Hasta o zaman analist için çerçevenin her bir öğesinin simgesel bir anlam taşıdığı ve analitik seyrin bütününün bir parçası olduğunu anlar.

* Fransızca’da çocuk düşürmenin karşılığı olan avorter, mecazi olarak başarısızlığa uğramak anlamına da geliyor (ç.n.).

Kaynakça

ANZIEU, D. (1986). Le cadre analytique et les enveloppes psychiques. Conférence présentée au Centre Raymond de Saussure à Genève, le 7 juin 1986.

ASSOCIATION PSYCHANALITIQUE INTERNATIONALE (API) (1983). Normes et critères d'admission et de qualification au titre de membre d'une société affiliée à l'API in Lettre d'information de l'API XV, 3.
---------- (1985). Les qualifications minima requises par l'API pour acquérir le statut d'analyste de formation et pour conserver cette fonction. in Lettre d'information de l'API XVII, 3. BION, W.R. (1962). Aux sources de l'expérience, Paris, PUF, 1979.

BLEGER, J. (1967). Psychanalyse du Cadre Psychanalytique. Int. J. of Psych-Anal., 48. 511-519. Trad. franç. in Crise, Rupture et Dépassement Collection "Inconscient et Culture. Dunod: Paris, 1979.

FREUD, S. (1913). La technique psychanalytique Paris: PUF (p87) SE XII; GW 8.

KAES, R. (1979). Crise, Rupture et Dépassement. In Inconscient et Culture. Dunod: Paris, 1979.

QUINODOZ, D. (2003). Words that touch. A psychoanalyst learns to speak. Karnac edition. (traduit de Des mots qui touchent. Une psychanalyste apprend à parler. Paris, PUF, 2002)

QUINODOZ, D 1992 The psychoanalytic setting as the instrument of the container function Int.J.of Psych. Winter 1992,73, part 4, 627-635)

SAUSSURE de, J. (1986). Commentaires sur les normes de l'API relatives à la formation. In Bulletin de la Société Suisse de Psychanalyse 22; 13-18. Bulletin Fédération Européenne de Psychanalyse, 1987, 29: 23-28.

© Metnin yayın hakları yazara aittir. Web üzerinden alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz: Quinodoz, D. (2007) Psikanaitik Bakışlar 2: Analitik Çerçeve. Psikanalitik Çerçevenin Kapsama İşlevi. Çev: C. Altunbaş. Istanbul. www.psikeistanbul.org

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.