İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

YAS, YARATICILIK VE ÇERÇEVE

NİLÜFER ERDEM

Bu metin PPPD’nin Psikanalitik Bakışlar 3: Kayıp Nesne Sempozyumu (2007)’nun Kapanış Konuşması olarak sunulmuştur.

© Metnin yayın hakları yazara aittir. Web üzerinden alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz: Erdem, N. (2007) Psikanaitik Bakışlar 3: Kayıp Nesne. Kapanış Konuşması: Yas, Yaratıcılık ve Çerçeve, Istanbul. www.psikeistanbul.org

Bu iki gün boyunca dinlediğimiz sunumlarda kayıp nesne ve yas konusu pek çok kuramsal yönüyle ele alındı. Klinik örneklerde ve sanata, edebiyata, toplumsal ve siyasi olgulara psikanalitik bakışla yapılan yorumlarda kayıp nesnenin farklı yüzlerini ve yas çalışmasının süreçlerini gördük.

Ben son iki sempozyum arasında bir köprü kurmak ve geçen seneki sempozyumun konusu olan çerçevenin bazı yönlerini vurgulayarak, çerçevenin kayıp nesne ve yas çalışması ile olan bağlantılarını tekrar hatırlatmak istiyorum. Hatırlayacaksınız geçen sene sunulan klinik örneklerde ve özellikle de Melis Tanık’ın Yaslı Çerçeve başlığını taşıyan sunumunda bu bağlantılar zaten çok incelikli ve açık biçimde vardı. Vurgulamak istediğim noktalar psikanalitik çerçevenin “tutma", “simgeleştirme" ve bu yolla “dönüşürme" işlevleri. Bu işlevler doğrultusunda çerçeve perspektifinden bakmaya çalışarak, bu sempozyumdaki sunumlara kısaca değineceğim.

Winnicott’un anne-bebek ilişkisine referansla geliştirdiği ve analitik tedavide analist-analizan ilişkisini farklı bir boyutta düşünmemizi sağlayan “tutma" kavramı analitik tedavinin somut koşullarını ifade eden çerçevenin, süreci içinde taşıyan ve harekete geçiren bir ortam olarak yeniden tanımlanmasına yol açtı. Winnicott çerçeveyi “setting", yani “analitik ortam" olarak yeniden adlandırdı. Benzer şekilde analitik süreç içindeki kapsayan-kapsanan ilişkisine vurgu yapan Bion ve bu ilişkinin çeşitli boyutlarını araştıran Bleger, Viderman, Green, Roussillon, Donnet ve daha pek çok kuramcının katkılarından sonra artık çerçeveden dediğimizde aynı zamanda da o çerçeve içinde oluşan sürecin kendisini, dışarısıyla içerisi arasındaki sınırları koyan üçüncü bir merciyi, sürece yataklık eden ve kaynak oluşturan dinamik bir mekânı, geçiş alanını, onun içerdiği geçiş nesnelerini, “analitik durumu", “analitik siti" vb kavramları kastediyoruz. Ve aktarım-karşıaktarım ilişkisini, analistin yorumlarını analitik çerçenin/ortamın işlevleri olarak düşünüyoruz. Bu nitelikleriyle analitik çerçeve, daha baştan simgeleşememiş yaşantıların, ya da bastırma sonucunda bilinçdışına gömülmüş ve uygun temsillere ulaşamadıkça bilince çıkmamakta direnen yaşantıların benliğe kazandırılması için gerekli simgeleştirme koşullarını sağlıyor. Bu yolla ruhsallığın dönüştürülmesini ve özneleşmenin gerçekleştirilmesini sağlıyor. René Roussillon’un deyişiyle çerçeve simgeleştirmeyi simgeleştiriyor ve daha baştan, varlığıyla, kayıp nesnelerin, orada-olmayan-nesnenin, ya da kayıpla ilişkili yaşantıların temsil edilmesine elverişli ortamı oluşturuyor.

Simgeleştirmeye direnen yaşantıların hep bir kayıp deneyimiyle ilişkili olduğunu bu sempozyumdaki konuşmacıların sunumlarında dinledik. Bu noktada öncelikle Bianca Lechevalier’nin sunumunu anmak istiyorum çünkü onun konuşması bir bütün olarak, benim burada getirmeye çalıştığım bakış açısının hem kuramsal bakımdan çok daha kapsamlı hem de klinik olarak çok zengin bir sunumuydu. B. Lechevalier analizanının, analitik ortama özgü aktarım-karşıaktarım ilişkisi içinde kayıp nesnenin/nesnelerin peşinde yaptığı uzun yolculuğu anlattı bize. Onun M. de M’Uzan’dan yaptığı bir alıntı özellikle aklımda kaldı: “Nesneden ayrılmaktan söz ettiğimizde, aslında yatırım yapılmış olan bir temsilden ayrılmayı veya bir duyum izini kastediyoruz", diyor. Bu tespit, kayıp ve yas çalışmasında işin içinde olan temsil ve simgeleştirme süreçlerinin ne kadar çok boyutlu olduğuna dikkati çekiyor. B. Lechevalier bir taraftan bu çok boyutluluğun kuramsal olarak, analitik çerçeve veya ortamın kavramsallaştırılmasında hangi noktalara denk düştüğüne değindi, diğer taraftan da, bu kuramsal noktaların seans sırasında çerçeveye yapılan göndermelerle, analitik çalışmanın araçları olan metaforlara nasıl dönüştüğünün örneklerini verdi.

Didier Houzel’in sunumu kayıp yaşantılarının deneyimlendiği en erken bebeklik evrelerine ilişkindi. Dil öncesi, simgeleşememiş yaşantıların bizi, ele alınması ne denli zor ruhsal yapılanmalarla karşı karşıya bıraktığını anlattı. Ya da nasıl yapılanamamış bir ruhsallıkla karşı karşıya bıraktığını... Burada simgeleştirmenin sekteye uğraması bastırmadan daha farklı süreçlerin sonucuydu. Didier Houzel’in aktardığı vaka örneği, daha baştan simgeleşememiş yaşantıların inşa edilmesi, temsillere kavuşturulması sürecinde, analitik ortam içindeki aktarım-karşıaktarım ilişkisinin ve yorumların canalıcı önemini vurguluyordu.

M. Apprey sunumunda, bir kaybın hep bir başka kaybı gizlediği ve dolayısıyla gerçekleştirilemeyen bir yasın hep bir başka yası engellediği ayrıntılı bir erişkin vakası örneği verdi. Kayıp nesnelerin aktarım-karşıaktarım ilişkisi içinde inşa edilişini gördük. Bastırmalardan geriye doğru gidildikçe, Didier Houzel’in bahsettiği erken yaşantılara kadar kayıp nesnenin izini sürme olanağımız oldu.

Bella Habip ve Yavuz Erten sunumlarında kayıp ve yas konusunu “kaybedememe" sorunsalına odaklanarak ele aldılar, ve simgeleştirme ve öznelleşme sorunsalı etrafında, kaybedememenin farklı klinik görünümlerine değindiler. Bella Hanım’ın sunumunda analizanın ötekini farklılığı içinde temsil edememesi, hayatta karşılaşılan ötekilerin adeta analizanın kavrayamadığı bir “yabancı dili" konuşmasıyla ifade ediliyordu. Analitik çerçevenin “yabancı bir dil" olarak simgeleşmesiyle yas sürecini başlatan diğer simgeleştirmelere nasıl zemin oluşturduğunu gördük. Yavuz Erten ise, gerçek ya da hayali ikizin gölgesinin kişinin benliği üzerine düştüğü örnekleri tartıştı. Benlik sınırlarının oluşturulmasını, uygun kendilik temsillerinin geliştirilmesini sağlayan “yapılandırıcı" kayıp ve yas yaşantılarına engel oluşturan tekinsiz gölgeden bahsetti. Seanslarda paradoksal bir şekilde “kişinin kendisinin aynı" olarak temsil edilen üçüncü bir kişinin varlığı, simgeleştirme çabalarında ne büyük güçlüklerin üstesinden gelmesi gerektiğine işaret ediyordu. Ve analitik çerçevenin bu üçüncü kişinin varlığını da hesaba katacak şekilde kavramsallaştırılmasına dair pek çok zorlu soruyu akla getiriyordu. Bu noktada Bianca Lechevailer’nin Michel de M’Uzan’a referansla bahsettiği bir zorluğu hatırlatmak isterim: Analistin, “deliliğin mekânı, hakikatin evi" olan, kişinin kendi ikiziyle buluşmasında ve onunla yapacağı ölüm dansında kişiye aracılık etme görevinin zorluğu.

Irem Anlı sunumda Winnicott’ın kavramlaştırdığı “sahte kendilik"in çeşitli yönleri üzerinde durdu ve yas çalışmasının gerçekleştirilememesinde bir etken olarak sahte kendiliği yorumladı. Sunduğu vaka örneğinde aynı zamanda yas çalışmasına direnen analizanın kayıp yaşantılarının, nasıl çerçevenin öğelerine yönelik saldırganlıkla ifade yolu bulabildiğini gördük. G. Alptekin ise analizin sonlanma döneminde, analitik çerçeve yerini gündelik yaşamın çerçevelerine bırakırken, analiz sürecinin bir kayıp gibi yaşanmasına değindi. Bu kaybın yasının tutulmasında farklı yönleri ele aldı.

Kayıp nesne bağlamında, çerçeve perspektifinden önemli bir başka nokta Ayla Yazıcı’nın sunumunda gündeme geldi. A. Yazıcı konuşmasında somut anlamda nesnesini kaybetmiş olan ağır psikotik hastaları ele aldı. Onun verdiği örnekler hastane ortamının bu hastalara sunacağı çerçevenin niteliklerini ve bir çerçevenin olup olmamasının ne denli büyük önem taşıdığını düşündürüyordu.

Winnicott analitik ortamı bir geçiş alanı gibi tarif ederken gündelik hayatta da oyunun, sanatın, edebiyatın benzer şekilde simgeleştirmelere imkân tanıyan geçiş alanları oluşturduğunu vurgular. Ruhsal çalışmanın sürdürüldüğü bu analiz dışı çerçeveler Chris Joannidis ve Mine Özmen’in sunumlarında gündeme geldi. Her iki konuşmacı da farklı örneklerle, sanata, edebiyata ve felsefeye özgü çerçeveler içinde kayıp nesne temsillerinin ve yas çalışmasının ifade bulmasına değindiler. Vamık Volkan ise bireysellikten hareket edip kaybın toplumsal boyutta temsil edilme yolları üzerinde durdu. Toplumsal düzeyde temsil edilemeyen kolektif kaybın yıkıcı yönlerine değindi. Toplumsal yas sürecinde başvurulan, “paylaşılan bağlantı nesnelerinden" bahsetti. Sempozyum öncesinde Vamık Bey’in metnini okurken onun söyledikleri bana bir süredir evde duran, okuma fırsatı bulamadığım bir kitabı hatırlatmıştı. O sırada okudum ve epey gözyaşı döktüm. Beni böyle ağlatan kitap bir yemek kitabı. Adı Sofranız Şen Olsun. Türkiye’li Ermeniler’den Takuhi Tovmasyan tarafından yazılmış. Yazar, kendi deyişiyle “ninelerinin mutfağından damağında, aklında kalan" tatları bizlerle paylaşmış. İçinde topikten helvaya, midye dolmasından ciğer bohçasına kadar çok sayıda leziz yemek tarifinin yanı sıra, bu yemekleri yapmış ve yemiş olan pek çok insanın hatırası var. Bunlar, yazarın nineleri, dedeleri, teyzeleri, amcaları... Kimi yatağında kimi tehcirde ölmüş, kimini tanımış kimini anlatılanlardan biliyor. İşte bu kişilerin, çoğu şen olan sofra başı hatıraları var kitapta. Sanırım bu kitap, Vamık Bey’in konuşmasında kuramsal olarak tarif ettiği, kendine yaratıcılık yönünde bir yol bulan, olgun ve sağlıklı bir yas sürecinin nasıl bir şey olabileceğine dair bize bir fikir veriyor. Ben sözlerimi, çok incelikli bir şekilde bizi, birbirimizi yemek yerine birbirimizin yemeklerini yemeye davet eden bu kitaptaki güzel tatların anısıyla bitirmek istiyorum.

Ondan önce bir hatırlatma yapayım. Biliyorsunuz derneğimizin kuramsal ve klinik etkinlikleri devam ediyor. Hemen yakında, Kasım ayında Çocuk Psikanalizi Seminerleri başlıyor. İlk seminer Bella Habip tarafından verilecek. Seminerlerin ayrıntılarını ve katılma koşullarını dernek web sitemizde bulabilirsiniz. Mayıs ayında da Bir Düşünce Bir Usta etkinliğimizin ikincisi olacak. Bu buluşmanın teması “Analitik Mekân", ele alınacak usta Serge Viderman, konferansı ve vaka çalışmasını yapacak olan davetlimiz ise Fransız psikanalist Roger Perron. Kendisini Türkçe’de çıkan Neden Psikanaliz? isimli kitabından tanıyorsunuz.

Bitirirken, derneğimiz adına ve sempozyum Düzenleme Kurulu ve Bilimsel Kurul arkadaşlarım adına, sempozyuma katılımınız için hepinize çok teşekkür ederim.

© Metnin yayın hakları yazara aittir. Web üzerinden alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz: Erdem, N. (2007) Psikanaitik Bakışlar 3: Kayıp Nesne. Kapanış Konuşması: Yas, Yaratıcılık ve Çerçeve, Istanbul. www.psikeistanbul.org

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.