İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

PSİKANALİTİK BAKIŞLAR 1: AKTARIM-KARŞIAKTARIM. /KAPANIŞ OTURUMU

Bu metin PPPD'nin Psikanalitik Bakışlar 1: Aktarım - Karşıaktarım Sempozyum Kitabı'ndan (2006) alınmıştır. Sempozyum kitabını edinmek için ve sempozyum metinlerinin tamamını okumak için lütfen ''Dernek Yayınları'' başlıklı bölümünü tıklayınız. 

© Metnin yayın hakları yazarlara aittir. Web üzerinden alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz: Habip, B., Joannidis, C., Kilborn, B., Lechevalier, B., Schaeffer, J., & Volkan, V. (2006) Psikanaitik Bakışlar 1: Aktarım/Karşıaktarım. Kapanış Oturumu. Istanbul. www.psikeistanbul.org

Katılanlar: Bella Habip, Chris Joannidis, Ben Kilborn, Bianca Lechevalier, Jacqueline Schaefer, Vamık Volkan.

Bella Habip: Sempozyumun başında da söylediğim gibi bu saati tüm konuşmacıların tekrar şimdiye kadar henüz tam ifade edemedikleri, ifade etmek istedikleri şeyleri varsa, bunu söylemeleri için ayırdık. Aynı zamanda siz de belki önemli bulduğunuz bir soru varsa ve içinizde kalmışsa çekinmeyin, bu zamanı bu şekilde değerlendireceğiz. Soracağınız soruyu kime yönlendirdiğinizi de söylerseniz o kişi size doğrudan cevap verebilir.

Dinleyici 1: Ben Vamık Bey’e sormak istiyorum. Aktarım ve direnç ilişkisi üzerine söyleyecekleriniz var diye biliyordum. Aktarım ve direnç, bununla ilgili soracaktım size. Aktarımın dirençsel yapısını biraz açmanızı isteyecektim.

Vamık Volkan: Bu suale bir olgu ile cevap vermek istiyorum. Bu olguda aktarımın ortaya koyduğu çok duygusal bir durumu anlamamak, bu durumdan ve onun yarattığı kaygıdan uzaklaşmak için hem hasta hem de analist bir direnç göstermiştir. Bu direnç hastanın yeni bir aktarımı öne koymasi ile ortaya çıkmıştır.

Hasta Lübnan’da doğmuş, sonra Amerika’da yerleşmiş ve orada bir Amerikalı ile evlenmiş 38 yaşında  Müslüman bir kadın. 3 buçuk yaşındayken ve hâlâ Lübnan’da yaşarken kızamık geçirmiş. Kızamık kendinden küçük kız kardeşine bulaşıyor ve kız kardeş ölüyor. Hasta kız kardeşinin cesedinin Müslüman dinine göre yıkanmasını hatırlıyor, aklında sabunlar akıyor, anne ağlıyor. Cenazenin kaldırıldığı gün kız kardeşine hastalık verdigi için kendini kabahatli olarak algılayan hastayı anlamaya çalışan ve ona yardım eden yok. Hastanın kendisi bir odaya atılıyor ve orada şaşkınlık ve kaygı içinde saatlerce yalnız oturuyor. “Kız kardeşimi ben öldürdüm" diye bir fantezi geliştirmeye başlıyor.

Yıllar sonra Amerika’da bir hanım analisti görmeye başladığı zaman hastanın “Ben bir katilim" diye söylenebilecek fakat şimdi bilinçdışı olan bir fantezisi vardı. Analist hasta gibi Lübnan asıllı ve Müslüman bir kişidir. Hem o hem de ben -analistin supervizörüydüm- hastanın kültürüne yabancı değildik. Hasta 2 buçuk sene çok güzel bir analiz oluyor ve bilinçdışı katil oluşunun etkileri açık olarak ortaya çıkmaya başlıyor.

Analistin divanının üzerinde bir Türk kilimi var. Yani hasta analizi sırasında bu kilimin üzerinde yatıyor. Bir hafta sonu analist bu kilimi yıkıyor. Yıkanan kilim kuruyunca çekip küçülüyor. Analist bastıra bastıra kilimi tekrar divanın üzerine koyuyor. Fakat kilimin yıkandığı belli. Pazartesi hasta seansına geliyor ve hemen kilimin yıkandığının farkına varıyor. Korkuyla gözleri açılıyor ve divanın üzerine yatamıyor. Sembolik olarak, analistin odası ve divanın üzeri ölü kız kardeşin yıkandığı yer oluyor ve katil olduğunu sandığı anlar bastırma altından kalkıp hastanın içinde müthiş bir kaygı yaratıyor. Bu seansta ve bunu takip eden birkaç seansta hasta aktarımda en korktuğu şey ile, yani kabahatlilik duygusu ve çok zalim üstbenliğinden beklediği ceza ile karşı karşıya geliyor.

Katil olduğunu algıladığı için hasta aktarımda analistinin onu cezalandıracağını, öldüreceğini, cesedini yıkayacağını ve bir kefenin içine koyup bir çukurun içine atacağını hissediyor. 3 buçuk yaşındaki çocuğun korkunç fantezisi analistin ofisinde canlanıyor. Hasta divan üzerinde titreyip duruyor. Buna karşı analistin içinde “kilimi yıkamakla hastaya zarar verdim" diye bir fikir gelişiyor ve analist bir çocuğunu kaybettikten sonra yas tutarken hayattta kalan çocuğuna iyi bakamayan anneyle ilgili bir karşıaktarım oluşturuyor. Bu durum bir hafta sürüyor.

Bir hafta sonra, hasta seansına geldiği zaman önceki haftaki seanslarında olanları sanki hatırlamıyormuş gibi davranıyor. Divana yattıktan sonra “Dün akşam ben kocamla seks yaparken sizi de düşündüm." diyor analistine, “Siz de bizim yataktaydınız" Sanki dünyanın en büyük Oidipal problemlerini getiriyor analiste. Analist de bana telefon açıyor, “Ne güzel, hastam Oidipal devreye girdi" diyor. İşte hem hastanın hem de analistin direnci bu. En korkulan bir aktarım var. Bu aktarımda hasta analistin/annenin katil çocuğu öldürüp cezalandırmasını bekliyor ve seanslarında korkudan titreyip duruyor. Bunun üzerine working through (derinlemesine çalışma) yapacağı yerde, hasta cok açık bir Oidipal aktarımı kullanarak korkulan önceki aktarımdan kaçıyor. Enteresan olan şey analistin de kendini kabahatli hissetmesi nedeniyle hastanın direnç için kullandığı Oidipal aktarıma yapışması. Hem hasta hem de analist çok duygusal bir aktarım üzerinde çalışmamak için direnç ortaya çıkartmışlar.

Dinleyici 2: Ben Jacqueline Schaeffer’e sormak istiyorum. Analizin sonlanabilmesi için bir noktada çiftecinsiyetli dinlemeyi bırakmamız gerektiğinden bahsetmişti.  Bu zaman nasıl geliyor, nasıl anlıyoruz bunu?

Jacqueline Schaeffer:  Tam olarak böyle söylemedim ama önemli değil, bunu düşünmeyi deneyebiliriz. Çiftecinsiyetli bir dinleme tarzını cinsiyet farklılığı içinden olan bir dinleme tarzıyla biraz karşı karşıya getirdim. Tabii her zaman birbirine karışmış olanın alternatifidir bu ve çok da keskin çizgileri olan bir şey değildir. Bununla ilgili belirlenmiş zaman dilimlerinden bahsedemeyiz, demek istediğim bazen her tür aktarım olasılığını hissederek dinlerken bazen de yatırımın cinsiyet farklılığı içinden yapıldığını hissederiz. İşte o zaman da bundan kaçınmamak lazım. Amerika’da bulunan Bay Renik’e sorulan soruyu hızlı bir biçimde aktaracağım, onu baştan çıkartmak isteyen kız şöyle demişti: “ Elbisemi nasıl buldunuz"?. Renik erotik bir şeyler hissettiğini ve şöyle dediğini anlatır: “ Size çok yakışmış". Görüyorsunuz, nasıl cevap veriyor, hangi aktarımın içinden cevap veriyor. Devam edemem, soruların herkese sorulması lazım. Yeterli oldu mu?

Dinleyici 3: Ben Kilborne’a bir soru yöneltmek istiyorum, utançla ilgili. Utancın ve suçluluk duygularının metapsikolojisini nasıl anlayabiliriz? Şu kavramlar için kendi görüşleri nedir acaba: suçluluk duyguları, bildiğim kadarıyla, nesne libidosuyla alakalı ve id itkileri, agresif veya cinsel dürtüsel itkiler represyon bariyerini aşıp süperegoya ulaştıklarında hissedilen gerilim suçluluk duyguları olarak anılıyor, bildiğim kadarıyla. Utanç duyguları ise, diğer yandan, narsisistik libidoyla ilişkilendiriliyor, yani kendilikte yaşanan bir deneyim olarak. Bu konudaki görüşlerini merak ettim. Suçluluk duyguları ve utancın metapsikolojisi konusunda ne düşünüyor acaba?

Ben Kilborne:  Sorunuzu tam olarak anladığımdan emin değilim, utanma ve suçluluk arasındaki farkı mı soruyorsunuz, yoksa bu farkı işlememi mi istiyorsunuz?

Dinleyici 3: Ayrı ayrı metapsikolojik açıklamasını merak ettim sadece.

Ben Kilborne:  Anlatmağa çalıştığım gibi utanç, olmakla ilgili, kendilikle ilgili duyguyu hedef alır. Değerler, özlemler, kendilik imgesi vs utancın kapladığı koca bir alan var, utanç eksik olma duygusundan hareket eder. Eksik olmak birincil fay duygusuyla örtüşür, Balint’in kavramı olan basic fault (temel hata). Aynı zamanda büyükler dünyasında küçücük olmak duygusuyla da örtüşür; büyüklere kıyasla kendimizi küçücük hissederiz ve boyundan utanmanın değişik biçimleri var ama bu mutlaka böyle olmak zorunda değil, çünkü küçük olanın olumlu değerleri olabilir, örnek olsun diye söylüyorum. Utançta aynı zamanda Oidipal çatışmalarla ilgili meselelerle örtüşen bir taraf var. Mesela küçük bir çocuk olan Bob babasıyla elbette gerçek bir rekabete giremez, onun kendisininkinden oldukça farklı işlev gören bir penisi var. Aynı şekilde küçük kız da çocuk sahibi olamaz. Dolayısıyla küçük çocukların kaçınılmaz olarak hissettikleri beceri eksikliğiyle ilgili bir utanç duygusu var. Hatta bir çeşit Oidipus utancından bahsedebiliriz, çünkü Oidipus’un bir çocuk olarak anne-babası tarafından tamamen terkedilmiş olmasından dolayı duyduğu bir utanç vardı. Oidipus utancından bahsedebilmemizin diğer bir nedeni de herkesin önünde yanılabilir görünmüş olması, halbuki kral olduğunu, güçlü ve her şeye muktedir olduğunu, herkes tarafından yüceltilen ve toplumu vebadan kurtaracak kişi olduğunu düşünüyordu. Yani utanma duygusu tümgüçlülükle ilgili düşlemle bağlantılıdır. Oidipus kendini topal hissederken, çünkü Oidipus şişmiş ayak demek, kendini bu kusurla eksik hissederken herkesin karşısına kral olarak çıktı. Bu şekilde pek çok büyüklenmeci düşlemini ifade ediyordu, ki bunlar da özü itibariyle savunma amaçlı düşlemlerdir, halbuki bunların arkasında terk edilmiş olmanın ve esasen fiziksel olarak deforme olmanın utancı vardı. Az önce bana bir hatırlatma yapıldı, Tiresias Oidipus’a demiş ki: “ Dikkat et Oidipus, düşeceksin çünkü bilginin sonuna kadar gitmek istiyorsun". Bu çok tehlikeli olan bir çeşit tümgüçlülük düşlemidir. Belki de bu konu hakkında yeterince şey söyledim, biraz da suçluluk kavramını işleyebilirim ama daha bilinen ve kabul edilen bir kavram olduğuna göre belki buna gerek yok, zaten süreyi tekelime almak istemiyorum.

Jacqueline Schaeffer:  Bay Volkan’ın söyledikleri konusunda bir müdahalede bulunabilir miyim? Bir çerçeve unsuru, bir çerçeve değişikliğiyle ilgili bir aktarımdan bahsettiniz. Burada sözkonusu olan gerçekten aktarım mı? Kilim. Analistin odasındaki bütün unsurları onu bedeni, onun içi olarak değerlendirmenin mümkün olduğunu biliyorum. Ancak analiste olan aktarımla çerçeveye olan aktarımı birbirinden ayırdetmek isterim. Bu sabah sanırım Nilüfer, Jean-Luc Donnet’nin bahsettiği şekliyle analitik sit kavramından sözetti. Burada benim ilgimi çeken şey çoğu zaman çerçeveyle ilgili bir değişiklik sözkonusu olduğunda örseleyici bir unsurun ortaya çıkabiliyor olmasıdır. Kişisel küçük bir örnek vermek istiyorum: Analizin en başında babasının öldürüldüğünü söyleyen bir hastam vardı. Aylarca bu konudan hiç bahsetmedi ve bir ara acaba rüya mı gördüm diye düşündüm. Çok sonra bir gün, evimde bir tablo var, bu tablonun çerçevesini değiştiriyorum ve biraz koyu bir fon ekliyorum, önceden kahverengiydi, şimdi biraz daha kırmızı oldu çünkü bunu biraz hüzünlü buluyordum, çerçeveye biraz kırmızı ekledim, çerçeveleme işinde buna Marie Louise (paspartu) denir, tablonun çerçevesi, tabloyla çerçeve arasındaki renk. Hasta bana çerçeveden bahsetmiyor ama seansta bakın neler oluyor: Başı kan içinde bir sargıyla kaplı babası, öldürülmüş olan babası beliriyor. Bu örseleyici olaydan birden bahsedebilmesi için çerçeve değişikliğiyle ilgili algısal bir unsur gerekmişti. Bunları çerçeveye aktarımla analiste aktarım arasındaki farkı belirtmek için anlattım. Sanırım bu da bu sabah psikoterapi, algılama ve psikanalizle ilgili sorduklarımızla birleşiyor. Algılamanın, görmenin bir kenara konulmadığı psikoterapi ile algılamadan uzak tuttuğumuz analiz. Bütün bu sorular akla geliyor, bu fark içinde, algısal olana kıyasla neler oluyor çünkü analistimizi gördüğümüzde algısal olanla karşı karşıyayız. Son bir şey daha, algılama dünyasından temsiller dünyasına geçmek için örseleyici bir olayın tıkadığı bir şey bulunabilir. Demek ki bu hasta kendi temsiller dünyasına ulaşamıyordu, babasıyla ilgili temsillere ulaşabilmesi için algısal olandan, yerde kanlar içinde yatan bir babanın görüntüsünden geçmesi gerekti. Çünkü bütün bunlar olup bittiğinde hasta henüz çok küçüktü, yani temsiller düzeyinde bir derinlemesine işleme yapamamıştı, bu da artık analistin işi.

Vamık Volkan: Sayın Yavuz’un sorusuna cevap vermek için, bir aktarımın öteki bir aktarım için nasıl direnç olarak kullanıldığından bahsetmiştim. Şimdi başka bir konu açtınız. Bu konu, analistin odasındaki değişikliklerin psikolojisi üzerine. Hastanın üzerinde yattığı kilimin yıkandığının farkına varmasıyla çocukluğundaki korkunç bir travmayı çok “canlı" bir şekilde tekrar yaşaması üzerine.

Yukarda anlattıklarım hem analistten hem de hastadan gelen etkiler altında oldu. Bu etkilerin hepsini söylemek için vaktim yok. Birisinden kısaca bahsedeyim. Analist divanın üzerindeki kilimi yıkamadan önce bir aylık bir tatile çıkmıştı. Aynı zamanda hasta da tatildeydi. Hem hasta hem de analist birbirlerini bir ay görmemeyi ölüm gibi bir ayrılık olarak algılamışlardı. Bunun nedeni tatillerinden önce hastanın katil olma fantezisi üzerinde çalışmalarıydı. Tatilden sonra bir araya gelince aktarımda gelişen birbirlerini öldürme fantezisini analistin ofisine getirdiler. Bence analistin divan üzerindeki kilimi o zaman yıkamasının nedenlerinden biri bu. Odada olan değişiklik daha geniş bir sahada gelişen hasta-analist ilişkisinin bir parçası.

Aktarım yaşamın birçok yerlerinde görünebilir. Psikanaliz odasında var, dışarda var. Psikanalitik süreçte önemli olan aktarımın kendisi değil, aktarımın “pişmesi"dir. Analistle hasta arasında bir hikâye (therapeutic story) ortaya çıkıyor. Hasta çocukluğundaki istekleri, bu isteklere karşı olan savunmaları bu hikayede tekrar eder. Bu hikâyenin sonu başka türlü gelişirse hastanın egosunun yeni yollar bulduğunu, bir kazanç içine girdiğini gözleyebiliriz.

Bella Habip: Bir müdahalede bulunabilir miyim? Pişirme yerine hangi kelimeyi kullanabilirsiniz diye bir soru sorabilir miyim? Çünkü Fransızca cuisson ile tam yerine oturmamış pişirme kelimesi.  

Vamık Volkan: Pişirme benim için çok güzel, Austin Riggs’te öğretim yaparken Amerikalı öğrencilerime tek bir Türkçe kelime öğrettim: “pişmiş."Aktarım pişmiş olduğu zaman üzerinde derinden çalışılırsa hasta iyileşir, pişmiş olmadığı zaman istediği üzerinde derinden çalışma imkânı yoktur. Siz başka bir kelime düşündünüz mü?

Jacqueline Schaeffer:  Düşünüyorum da pişmeyi biraz şey buluyorum, nasıl söylesem…  Pişmiş olduğu andan itibaren yorum yapılabiliyor olmasını anlıyorum ancak pişen aktarımı anlamıyorum. Sanırım analizde bir şeylerin piştiği anda yorum gelir. Yani bilmiyorum, belki de anlamıyorum.

Vamık Volkan: “Pişmiş" aktarım (hot tranference neurosis) olduğu zaman yapılan yorumlar gerçek yorumlardır. Böyle yorumlar yapmak için belki senede birkaç defa fırsat vardır. Gerçek yorumu ben senede dört defa yaparsam çok cömertim. Jacqueline Schaeffer ile aynı şeyi söylüyoruz.

Jacqueline Schaeffer:  O halde pişmesi epey zaman alıyor. Evet, çok uzun zaman.

Vamık Volkan: Pişmiş için başka kelimesi olan var mı? Yine en iyisi bunu bir hikâyeyle söylemek ama o zaman uzun sürer, güzel terapötik hikâyeler anlatmak lazım.

Ben Kilborne:  Hızlı bir sorum var, karşıaktarımın pişmesiyle ilgili.

Jacqueline Schaeffer:  Pişmenin de yanık kokmaması lazım.

Vamık Volkan: Doğru, doğru… Pişmeden yenilen şeyi hazmedemezsin ki…

Jacqueline Schaeffer:  Masa tenisi oynuyoruz…

Ben Kilborne: Karşıaktarımın da pişebileceği doğru mu veya karşıaktarımın pişmesi sözkonusu mu ve eğer öyleyse, analizanın bu pişmede rolü nedir?

Vamık Volkan: Tabii tabii. Bunun da pek çok türü var. Hasta ile analist arasında gelişenlerin detaylı hikâyesini söyleyince böyle süreçleri anlayabiliriz. Hikayesiz anlatmak zor olur. Bir zamanlar Pattie ismini verdiğim sınırda bir hastam vardı. Analizi başladıktan birkaç sene sonra Patty kimliğini bütünleştirdi ve bu arada kilo kaybederek çok güzel bir genç hanım oldu. Bir çiftlikte yaşayan Pattie tavuskusları yetiştirmeye başladı.

Divanımda yatarken bana: “Güzel güzel kuşlarım var, yavruları var, onların sesleri bebek sesleri gibi" diyor. Hastanın Oidipal bir aktarıma gireceğini, beraber bebek yapmamızı isteyeceğini biliyorum. Bu benim entelektüel kısmım. Öteki kısmım, hissi kısmım, bir orman içinde yeni aldığım ev ile meşgul. “Keşke benim de tavuskuşlarım olsa" diye düşünüyorum.“ İçimden hastadan bana tavuskuşu bebekleri getirmesini istemek geliyor. Fakat dilimi tutup Pattie’ye isteklerimi söylemiyorum. Karşıaktarımım bana ne pişiyor diye -gerçekten bir Oidipal aktarımın gelişeceği hakkında- bir bilgi veriyor.

Bella Habip: (Volkan’a) Bianca sizin kiliminizle ilgili birkaç şey söylemek istiyor.

Vamık Volkan: Lütfen söyleyiniz. O kilim benim kilimim değildi, Lübnan asıllı analistin kilimiydi.

Bianca Lechevalier:  Sizi dinlerken ben de tavuskuşunun kuyruğundaki ve kilimdeki resimlerle kendi imge yemeğimi pişirdim. Tavuskuşunun kuyruğunun görüntüleriyle kilimin resimlerini bir araya getirdim ve kendi kendime dedim ki, analitik süreç içinde hastanın kaygısı, analistle analizan arasında dokunan analitik halının çekmesinden kaynaklanıyor olamaz mı? Zaten hasta da seansların olmadığı zamanda sürecin halısının çektiğini söylememiş miydi? Anamnez seviyesi var ama aynı zamanda süreç içinde bir şeylerin olduğu düzey de var ve bunu da halı çekti şeklinde anlayabiliriz. Bunun içinde, seanslar yokken neler oluyor, analistimi ve süreci nasıl bulacağım, soruları var.

Vamık Volkan: Bunların hepsi doğru. Terapötik hikâyeyi anlamak gerekir. Lübnan asıllı hasta Samuel Novey’nin second look (ikinci bakış) dediği şeyi yapmak için Lübnan’a gitmişti, yani 3 buçuk yaşında iken yaşadığı travmatik olayın olduğu yere gitmişti. Analiz sırasında çocukluktaki travmatik olayları pişmiş bir aktarımda inceledikten sonra, bazı hastalar travmatik olayların olduğu yerleri ziyaret ederler. Bu ziyaret travmatik olaylar hakkında gelişen yeni anlayışı kristalize etmek için yapılır. Novey’in ikinci bakış dediği şey bu.

Bianca Lechevalier: Büyük kilim yapıyoruz (Konuşma içinde Türkçe söylenmiştir).

© Metnin yayın hakları yazarlara aittir. Web üzerinden alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz: Habip, B., Joannidis, C., Kilborn, B., Lechevalier, B., Schaeffer, J., & Volkan, V. (2006) Psikanaitik Bakışlar 1: Aktarım/Karşıaktarım. Kapanış Oturumu. Istanbul. www.psikeistanbul.org

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.