İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

 

ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINA ADANMIŞ PSİKANALİTİK BİR YAŞAM
DONALD WOODS WINNICOTT (1896-1971): DÜŞÜNCESİ VE PRATİĞİ1
 
Bella HABİP
 
© Doğu-Batı Dergisi, Sayı 56, Psikanaliz Dersleri, Şubat; Mart, Nisan 2011, s.197-213
 
      Bir psikanaliz tedavisinin temel amaçlarından biri analizanın bir zamanlar sahip olduğu ama bir sebepten kaybettiği yaşama sevincini yeniden elde etmesi olabilir. Tabii bu, analizanın kaybettiği bir şeyi yeniden bulması anlamına gelmez, kaldı ki her psikanaliz tedavisi kaybetmeyi de kabullendirici, yas çalışmasını da içeren bir deneyimdir, en azından öyle olması arzu edilir. Burada söz konusu olan Winnicott’ın deyimiyle “yaratıcı bir yaşam”a kavuşmaktır, yaşamın yaşamaya değer olup olmadığına yönelik soruya verilen olumlu yanıttır. Winnicott’ın yaşamdaki yaratıcılık düşüncesi, öznenin dış gerçeklere uyum sağlamasından çok bu gerçekleri dönüştürme potansiyelini içerir.
     Yaratıcı bir yaşamı, sanatsal bir yaratıcılıktan ayrı bir yere yerleştiren Winnicott’ın yapıtı psikanalizde tedavi kavramının da yeniden sorgulanmasına yol açmıştır. Yaratıcı bir yaşam öznenin kendisini ve ilişkide bulunduğu nesneleri gerçek hissetmesidir. Winnicott bir gerçek kendilik bir de düzmece kendilikten söz eder. Psikanaliz tedavisi gerçek kendiliğin kendisini ifade etmesini hedefler ve bunun koşullarını sağlar. Örneğin Winnicott’ın tedavi süreci içinde gerilemeye önem vermesi ve analizanın bağımlılık duygusunu ön plana çıkarması bu gerçek kendiliğin ifade bulmasını sağlamak içindir.
     Yaratıcılığı ve bu yaratıcılığın temelindeki hakikilik duygusunu ve kendiliğindenliği (spontaneite) yapıtının merkezine alan Winnicott’ın çalışmasının bütünü ele alındığında, üstü örtülü bir bakış açısının varlığından söz edilebilir. Bu bakış açısının adını özgürlük arayışı koydum. Özgürlük Arayışı paradigmasını, Winnicott’ın yapıtını bir okuma ve düşünme biçimi olarak öneriyorum.
     Winnicott’ın yapıtını ele almadan önce kısaca yaşam öyküsünü ele almakta fayda var. Winnicott’ın yaşam öyküsü ikinci eşi Clara vasıtasıyla elde edilmiş dolayısıyla bu konuda eksik kalmış birçok bilgiyi onun biyografisini yazanlar bir tür inşa etme yoluna da gitmişler. Bu yazarlar Fransız Denys Ribas ve İngiliz Adam Philips2. Bu makalede bu her iki yazardan istifade edebileceğimiz gibi, aynı zamanda da, 2002 yılında Fransa’nın Annecy kentinde Winnicott’ın yapıtı üzerine düzenlenmiş konferansın derlendiği kitaba3 da göndermede bulunacağız.
     Winnicott’ın ikinci eşi Clara, 1969 yılında yayımlanmış ünlü Fransız psikanaliz dergisi l’Arc’a verdiği söyleşide Winnicott’ın mutlu ve sorunsuz bir çocukluk geçirdiğinden söz eder ve eşi ile geçirdiği senelerin de aynı mutlulukla süregeldiğini söyler. Ama Adam Philips ve Denys Ribas adlı biyografların anlattıkları farklı bir ton içerir.
     Donald Woods Winnicott 1896’da Plymouth’da Elisabeth ve Frederick’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Violet ve Cathleen adında iki ablası var. Woods annesinin kızlık soyadı, Donald da annesinin babasının ismi imiş. Annenin bu erkek çocuğa verdiği önemi daha baştan itibaren belirgin bir şekilde görüyoruz.
     Winnicott dünyaya geldiğinde babası 41 yaşındaymış. Adam Philips’e göre baba korse ticareti yaparmış. Clara’ya göre ise Deniz Kuvvetleri’ne mutfak malzemesi temin eden önemli çapta bir tüccarmış. Aynı zamanda politik bir yaşamı da olan baba 1906-1907 ve 1921-22 yılları arasında iki kez belediye başkanı da seçilmiş ve Plymouth’un Lord’u gibi bir asalet ünvanına da kavuşmuş. Winnicott’a göre baba yerel bir politikacı olmaktan öteye gidememiş. Clara’ya göre ise baba “uzun boylu, sakin ve dik görünüşlü, keskin bir zekâya sahip, güvenilir, espri gücü kuvvetli, eski tarz” bir adammış. Kuramında ‘baba’ya ilişkin yerin görece fakirliğini göz önünde bulundurursak, babanın Winnicott’ın yaşamındaki önemi bizi yakından ilgilendirmeli. Politik kariyerinin gereklerinden ötürü, Winnicott’ın, babasının, onu üç tane annesine (anne ve iki abla) “havale” etmesinden sitemle söz ettiği biliniyor. Onunla yakın olduğu zamanlar pazar günleri kiliseden döndükten sonra birlikte okudukları İncil’in etrafında sorduğu sorularla geçermiş. Winnicott’ın babasını hoşgörülü ve onu bağımsız bir düşünceye ve varoluşa doğru sevkeden biri olarak tanımladığı aktarılıyor.
     Ama bu politikaya düşkün ve taşra eşrafı babanın arkasında gizlenen önemli bir diğer baba figürü daha var. Adam Philips’in bize aktardığı bu kişi Plymouth bölgesi Metodist Kilisesi’nin, tutucu olmayan ve vaazlarıyla ünlü başrahibi Wesley. Tüm vaazlarında sade ve anlaşılır olmaya önem veren bu kişinin Winnicott’ın geniş topluluklara verdiği söyleşilerinde, yazılarının yalın ve ikna edici üslûbunda etkisi kolayca görülebilir. Unutmayalım ki, Winnicott radyoda söyleşiler verdi, çocuk bakımevlerinde çalışan sosyal hizmet uzmanları, psikolog ve pedagoglarla çalıştı, hattâ ruhsal bozukluklar üzerine ilgi duyan din adamlarıyla söyleşti ve yazıştı. Bu sözel çalışmaların önemli bir kısmı da kitaplaştırıldı. Meselâ bu din adamlarıyla yapılan söyleşilerden birinde Winnicott’ın yakın dostu rahip bir zat şöyle bir durumdan bahseder. Rahip kendisine gelip günah çıkartmak isteyenlerin itiraflarında kimi zaman bazı tutarsızlıklar sezdiğini ve bir itiraf görüşmesinin ardından görüştüğü kişiyi takip etmesi gereken kişinin bir din adamı mı yoksa bir ruh sağaltıcısının mı olması gerektiğini tam olarak bilemediğini ve Winnicott’tan bu konuda yardım istediğini biliyoruz4.
     Savaştan sonra Anglikan Kilisesi’ne mensup olan Winnicott kendisini Hıristiyan olarak tanımlamaktan vazgeçti. Önemli olanın neye ya da kime inanıldığı değil “inanma yeteneği” olduğunu ileri sürdü. 
     Aile olarak Winnicott’ın ebeveyninin çocuklarının sanatsal yaratıcılıklarına önem verdiğini ve müzikle ilgilendiğini biliyoruz. Anne yine Clara tarafından çok canlı ve duygularını ifade eden biri olarak tasvir ediliyor. Ama Winnicott kendi otobiyografisinde5 annesinden neredeyse hiç söz etmiyor. Nitekim Winnicott’ın önce analizanı sonra da editörü olan Masud Khan, önsözünü yazdığı La Consultation thérapeutique et l’Enfant6adlı kitapta Winnicott’ın çocukluğunda yaşadığı bir kırılmaya, bir tür fay hattına işaret eder. Dokuz yaşına kadar parlak bir öğrenci olan Winnicott o sene okuldaki derslerine boşvermiş ve sınıfın en dalgacı çocuğu olmuş. Bu konuda Clara’nın görüşüyle hemfikir olan Masud Khan, Winnicott’ın ezbercilikten çok yaratıcılığa önem verdiğini ileri sürmekle kalmayıp aynı zamanda sevilmeye ve takdir edilmeye karşı sonsuz özlemini de vurgular. Winnicott’ın narsisizmini de vurgulayan Khan, burada Clara ile hemfikirdir. Bu konuda ilginç bir anısı da var Clara’nın. Clara bir gün ayağından yaralanmış ve Winnicott eczaneye pansuman malzemesi almaya gitmiş. İki saat sonra geri döndüğünde Clara’ya pansuman malzemesi yerine bir mücevher getirmiş. Karısının hasta olması fikrine tahammül edemiyormuş!
     Adam Philips, Winnicott’ın 67 yaşında iken kaleme aldığı ve bir kuzenine yolladığı Ağaç adlı şiirden söz eder. Söz konusu ağaç Winnicott’ın çocukluğunda derslerini çalışmak üzere dibine oturduğu ağaçtır. Bu şiir şöyle tercüme edilebilir:
 
    Ağacın altında oturmuş                             Mother below is weeping
Annem, ağlıyor,                                                weeping
Ağlıyor,                                                             weeping,
            Ağlıyor,                                                          Thus I knew her.
Ben onu hep böyle tanıdım.                      Once streched out on her lap
Bir zamanlar kucağına uzanmış iken                   as now at dead tree
Tıpkı bugün ölü ağacın dibinde olduğu gibi     I learned to make her smile
Onu gülümsetmeyi                                            to stem her tears
Gözyaşlarını durdurmayı                                  to undo her guilt
Suçluluğuna son vermeyi                                 to cure her inward death
İçsel ölümünü sağaltmayı öğrendim             To enliven her was my living
Onu canlı tutmak benim yaşamımdı.
 
Adam Philips burada ağacın haçı temsil ettiğini ileri sürerek Winnicott’ın İsa ile özdeşleştiğini ileri sürer. Annenin kucaklayışındaki –holding– bir yetersizliğe de işaret eden yazar, annenin muhtemel bir depresyonuna da gönderme yapar. Annenin kızlık soyadı olan Wood ismine sahip olan Winnicott’ın bu ölü ağaç isimli şiirinin çoklu biçimde belirlendiğini ileri süren Philips, bu ünlü psikanalistin erken dönem ilişkiler üzerindeki meşguliyetinin kaynağını bu anne depresyonunda bulur. Çocuğun kişiliğinin psikosomatik bütünleşmesi için annenin sürekli kapsayıcılığı ve bakımının önemini vurgulayan Winnicott’ın işte böyle bir annenin depresyonuyla kurduğu içsel bağı nasıl derinliğine çalıştığını görüyoruz. Bu arada bu şiirin Winnicott’ın hayatta yazmış olduğu tek şiir olduğu kendisi tarafından ifade edilmiştir.
     Yazarların Winnicott’ta tespit ettikleri bu anne depresyonu ünlü psikanalistin anne-bebek ilk bağları konusunda uzmanlaşmasında tetikleyici bir etmen olmuş. Hattâ buradan hareketle Denys Ribas Winnicott’ın ilk evliliğinin sona ermesinin temelinde eşiyle kurduğu ilişkinin niteliğinin, dürtüsellikten çok “bakım” temelli olmasının yattığını ileri sürmüştür.
     Şimdi biraz da Winnicott’ın yapıtı içine girelim ve psikanaliz dünyasında bir çığır açan belli başlı tespitleri ele alalım. 1949 yılında yayımladığı ‘L’esprit et ses rapports avec le psyché-soma’7 adlı makalede Winnicott, anne bakımının yetersiz olduğu durumlarda çocuğun zihninin çok erken bir biçimde gelişip annenin çevresel, bakım veren rolüyle özdeşleştiğini, kendi bağımlılık durumuyla özdeşleşemediğini ve ileride başkaları için ideal ve muhteşem bir anne olmaya yeltendiğini ileri sürer. Bir tür düzmece olgunluk sergileyen bu kişiler sahte benliklerini ön planda tutarak ısrarla bağımlılık duygularını inkâr etmektedirler. Var olmaları için kendilerine ihtiyaç duyan birilerini himaye altına alarak, bakım vererek kendilerine başkaları dolayımıyla bakım verirler. Bu tutum kişiyi bir müddet depresyondan korur zira hakiki kendilik gizlenmiş ve kendini korumaya almıştır. Bu tabii kişiyi depresyondan ilelebet korumaz, zira var olmak için hep bir başkasına duyulan gereksinim ruhsallığı ekonomik açıdan zorlamakla kalmayıp kişinin bağımsızlık yanılsamasını da tehlikeye düşürür. Oysa başlangıçtaki amaç kendi kendine mutlak bir şekilde yeten bir özne tasarısını gerçekleştirmek, mutlak bağımsızlık ve kendi kendine yeten bir özne yanılsamasını gerçek kılmaktı.
     Bu mutlak bağımsızlık ve kendi kendine yetme yanılsaması konusu bize Winnicott’ın yaşamındaki başka bir ayrıntıyı da çağrıştırır. 13 yaşında Cambridge’deki Leys School’a yatılı gönderilen Winnicott başarılı bir okul hayatı geçirir. 16 yaşında bir rugby maçından sonra yaralanıp revire götürüldüğü anısına gönderme yaparak, otobiyografisine şöyle bir not düşer: “O zamana kadar yaşamımda bundan sonra herhangi bir rahatsızlığım olduğunda hekimlerin kucağına düşeceğim fikrini hiç tahayyül etmemiştim”. Bu da hekim olma arzusunun temelinde hiçbir hekime bağımlı olmama arzusunun yattığını bize gösterebilir. Güçsüz olmayı yani iğdiş olmayı, eşcinsel bir pasiflik olarak algılayan ve teslim olmayı bertaraf eden bu fobi savuşturucu tutumun, şüphesiz Winnicott’ı daha çok bir öteki üzerinde bu duyguları tespit etmesine ve daha da ileri giderek, kuramlaştırmasında da önemli bir yer vermesine sevkettiği düşünülebilir. Bu fobi savuşturucu tutum aynı zamanda bir diğer varsayıma göre Winnicott’ın özgürlük ve bağımsızlık aşkına atfettiği önemle de alâkalıdır. Sanata, kültürel alana ve genel anlamda yaratıcılığa yapıtında önemli bir yer verdiğini unutmayalım. Yaratıcılık ve özgürlüğe duyulan aşk da birbirleriyle iyi geçinen iki temel kavramdır.
     Winnicott’ın bağımsız düşüncesi sadece kuramına yansımakla kalmadı, aynı zamanda içinde bulunduğu psikanaliz kurumundaki politikaları da şekillendirdi. Bunu İngiliz Psikanaliz Cemiyeti’nde belirli bir süre içinde yaşanan kamplaşmalar ustaca bir yöntemle, orta yolu önererek kurumsal çözümler üretmesinde de görüyoruz8.
     Melanie Klein’dan süpervizyon almış, aynı psikanaliz topluluğu içinde kendisiyle sık sık farklı düşünceleri paylaşmış Winnicott’ın, 17 Kasım 1952 tarihli ona yolladığı bir mektubu ele alalım. Bu mektupta Winnicott, kişisel dil ile kurumsal dile yönelik düşüncelerini ifade eder, ve kurumsal dilin, ezberlenmiş dersleri ısıtıp ısıtıp masaya koyan bu ölü dilin kullanımının tehlikeleri üzerine dikkati çeker. İşte Winnicott’ın kişisel diline bir örnek:        
 
17 Kasım 1952 tarihli Melanie Klein’a yazılmış mektup9
 
Sevgili Melanie,
Size geçen cuma akşamı yapılan toplantı hakkında yazmak ve bundan yapıcı bir şeyler çıkartabilmek istedim.
     Söylemek istediğim ilk şey şudur: kendi şahsımdan ve analitik deneyimimden hareketle bir şey  kendi içimde şekillendiğinde, onu kişisel dilime geçirmek istediğimde bunun ne kadar rahatsız edici olabileceğini görüyorum. Bu rahatsız edici çünkü muhtemelen herkes de aynı şeyi yapmak istiyor oysa bilimsel bir cemiyetin amaçlarından biri ortak bir dil bulabilmektir. Bununla birlikte, bu dilin de canlı kalabilmesi gerekir, çünkü ölü bir dilden daha kötü bir şey yoktur.
     İkinci olarak, ifade edeceklerimi kendi tarzımda söyleme arzumu yerine getirirken yeni olan her şeyin kendi terminolojinize göre yeniden formüle edilmesi şeklinde bir ihtiyacın sizin tarafınızdan hissedildiği duygusunu yaşıyorum. Cuma günü istediğim şey kuşkusuz, kendi sunumumun hareketi doğrultusunda, sizden gelecek şekilde, birkaç adım atabilmemizdi. Bu yaratıcı bir harekettir ve kimse onu karşılamaya gelmezse herhangi bir ilişkiyi başlatmam mümkün değildir.
     Sanırım beklemeye hiç hakkım olmayan, terapötik eylemin doğasına ait olan ve her iki uzun analizimde başka birçok şey elde etmiş olmama rağmen hiçbirinde bulamadığım bir şeyi istiyordum. Bayan Rivière’e yönelik eleştirimin sadece nesnel bir gözleme dayanan açık sözlü bir eleştiri olmadığı, ama aynı zamanda onunla olan analizimin başarısız kaldığı yerin tam da orası olması sebebiyle bundan etkilenme olasılığı da mümkün kuşkusuz.
     Çalışmanızın kendilerine özgü bir yolla keşifler yapan insanlar tarafından yeniden formüle edilmesi  ve onların bu keşifleri kendi sözcükleriyle sunmaları çok önemlidir. Ancak bu yolla dili hayatta tutabiliriz. Eğer gelecekte başkalarının keşiflerini ifade etmek için sadece sizin dilinizin kullanılmasını şart koşarsanız o zaman da dil ölür, zaten topluluğumuz içinde daha şimdiden gerçekleşen şey budur. Klein’cı adını verdiklerimin içsel nesneyle ilgili klişelerin her yeniden formüle edilişinde nasıl iç çekip homurdandıklarını görseydiniz şaşırırdınız. Sizin kendi formülasyonlarınız elbette ki bütünüyle farklı bir kategoride kalıyorlar çünkü bu sizin çalışmanız ve herkes sizin tarzınızdan keyif alıyor. En kötü örnek, belki de, hastanın özel süreçleri hakkında genel bir bakışa sahip olduğuna dair en ufak bir izlenim vermeden, bugün Klein’cı olarak bilinen bir miktar malzemeyi dolaştırmakla yetinen Bay C.’nin konferansıdır. Eğer bir fulya çiçeği yetiştirecek olsaydı, uygun bir gıdayla soğanın fulya çiçeğine dönüşmesine izin vermek yerine fulya çiçeğini doğrudan soğanın içinden çekip çıkarmayı düşünürdü diye hissediyorduk [...]
 
Winnicott’ın aldığı eğitim, etkilendiği düşünce akımları ve tabii psikanaliz eğitimindeki süreci de tıpkı kişisel dili gibi meslektaşları arasında alışılmışın dışındadır.
     Winnicott 1914 yılında Jesus College’e yazılır ve oradan biyoloji lisansı alır. Savaş yılları tıpkı çocukları cephede çarpışan Freud’u etkilediği gibi onu da etkileyecektir. Tıp eğitiminin ilk yılını Cambridge’deki askerî hastaneye çevrilmiş bir kolejde hemşire yardımcısı olarak geçirir. Mizah gücü arkadaşlarının ve hastalarının morallerini yükseltse de aynı şeyi Winnicott için söylemenin zor olduğunu Denys Ribas vurgular. Cepheye gidip orada can verenlerin suçluluğunu derinden hisseden Winnicott otobiyografisinde şöyle demektedir:
 
Bir bakalım. Öldüğüm zaman ne oldu? Dualarım kabul gördü. Öldüğüm an yaşıyordum…Tek istediğim buydu o da gerçekleşti. Bu da benim vicdanımı sızlatıyor zira arkadaşlarımın ve akranlarımın çoğu savaşta öldü ve ben şu düşünceden kendimi hiç kurtaramadım o da şu: benim hayatta kalmam sanki bir şeyin bir veçhesiydi ki bu veçhe onların yaşamlarının bir diğer veçhesini de oluşturuyordu. Sanki bu ikisi, biçim ve bütünlük açısından kendi özünde bir vücut, kocaman bir kristal oluşturuyordu.
 
1917 yılında bir gemide stajyer cerrah olarak çalışır ve savaşla burun burunadır. Gemideki tek hekimdir ama deneyimli bir hemşireyle çalışmaktadır. Yaralıları tedavi eder.
     Savaştan sonra Winnicott Londra’ya döner St. Bartholéméos Hastanesi’nde görev alır. Burada bir akciğer absesiyle 3 ay hastanede yatar. Bu deneyiminden sonra şöyle diyecektir: “Hekim olabilmek için hayatta en az bir kere bir hastanede hasta olarak yatmak gereklidir.” Winnicott’ın eserindeki sadeliği ve deneyimle iç içe olmasını daha önce hemşire olarak çalışmasına ve hastalık deneyimine bağlayabiliriz.
     1920 yılında pratisyen hekim olarak diplomasını alan Winnicott hemen ardından pediatri uzmanlığına başvurdu. 1923 yılında iki ayrı görevle iki ayrı çocuk hastanesinde görev aldı: Queen’s Hospital for Children ve Paddington Green Children’s Hospital. İkincisinde 40 yıl görevde kaldı. 1923 yılında yine, Harley Street’te bir özel muayenehane açtı. Hastaları her türlü sosyal seviyedendi ve yaklaşık 60.000 vakayı gördüğü rivayet ediliyor.
     Psikanaliz Eğitimi konusunda da Winnicott alışılmışın dışında bir sürece sahip. Freud’un yazıştığı Protestan rahip Oscar Pfister’in bir kitabından etkilenerek “Düşlerin Yorumu”nu okumaya başlar. 1923 yılında James Strachey ile analize girer ve aynı yıl da ilk eşi Alice Taylor ile evlenir. Masud Khan Winnicott’ın ilk evliliğinde tüm gençliğini alımlı bir opera sanatçısına vakfettiğini ileri sürmüştür. Bu ilk analizi 10 yıl sürecektir.
     Winnicott annesini 1925’te babasını da 1949 yılında kaybeder. Babasını kaybettiği yıl ilk eşinden boşanır. Bu boşanmayla birlikte koroner kalp yetmezliğinden ötürü sık sık rahatsızlanır.
     Winnicott’ın psikanalist olma sürecinde etkilendiği bir diğer düşünür de Charles Darwin’dir. Henüz Cambridge’deki talebeliği sırasında, Türlerin Kökeni adlı kitabını okur ve o kadar etkisi altında kalır ki, Darwin’in tüm eserlerini de okumayı ihmâl etmez. Darwinizm Winnicott’ın aldığı dinî terbiyeyi bir biçimde dengeliyordu. İnsanın gelişimini tüm canlı türlerinin gelişimine dâhil ederek tıpkı Freud gibi insanı uzak geçmişiyle karşılaştıran Winnicott bilimsel bir düşünceyi de kucaklıyordu. Diğer yandan Darwin’in düşüncesinin etkisi Winnicott’ın kuramında ve pratiğinde çevreye atfettiği önemde de barizdir. Darwin’in kuramında bir türün doğal seçimi o türün kaderini nasıl belirliyorsa aynı şekilde Winnicott’ın kuramında da kişiliğin gelişimi çevrenin doğal katkısıyla ölçülüyor. Şöyle bir tezi var Winnicott’ın: Yaratıcı potansiyeli olan bir kişilik, bulunduğu çevreden kendisine gerekli yanıtı bulamadığı takdirde yok olmaya ve yıkılmaya mahkûmdur. Bu tez çocuğun doğumla birlikte paranoid bir iç dünyaya sahip olduğu yönündeki M. Klein’ın teziyle uyuşmamaktadır. Winnicott’ın pediatri geçmişi ve süt bebekleriyle olan klinik deneyimi farklı kuramsal yollara yönelmesini beraberinde getirecektir.
     Şimdi gelelim Winnicott’ın psikanaliz eğitim sürecine ve Britanya Psikanaliz Cemiyeti ile olan ilişkisine. İngiltere’deki psikanaliz topluluğunun kurucusu Ernest Jones’tu; topluluğun adı London Psycho-analytical Society idi. 1913 yılında kurulan bu topluluk Viyana ile çok yakın bir işbirliği içinde idi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında bu topluluk yine Ernest Jones tarafından feshedildi, ve 1919 yılında British Psyco-analytical Society adı altında, Denys Ribas’a göre “tıpkı Fransa’da da olduğu gibi, güçlü bir direnç atmosferi içinde” yeniden kuruldu. Dışarıdan gelen ve Alman ve Yahudi patenti taşıyan bu “yabancı” bilim İngiltere’de sınava tâbi tutuluyordu.
     Mamafih Winnicott’ın didaktik analizi süresi boyunca topluluk, hâlâ yayımlanmakta olan International Journal’ı yayın hayatına kazandırdı ve bir eğitim enstitüsü yine bu dönemde kuruldu. Winnicott enstitüye 1927 yılında kabul edildi ve 1934 yılında erişkin analisti ve 1 yıl sonra da çocuk psikanalisti oldu, bitirme sırasında Manik Savunma adlı çalışmasını sundu. Döneminin tek erkek çocuk psikanalisti ve pediatriden gelen tek psikanalist ünvanına sahipti.
     Analisti James Strachey onun Melanie Klein ile süpervizyona girmesi yönünde tavsiyesi üzerine 1935-1941 arasında Klein’dan süpervizyon aldı ve 1933-38 yılları arasında da Klein’ın takipçilerinden Joan Rivière’le ikinci bir psikanaliz sürecine girdi. Bu arada ikinci eşi Clara da Klein ile analize girdi. Winnicott Klein’ın oğlu Eric’i analize aldı. Klein’la kesişen yolların niteliği ve niceliğine rağmen Winnicott yaşamının sonuna kadar kendi özgün kuramının inşasında bağımsız kalmayı yeğleyecektir.
     İkinci Dünya Savaşı patlak verince İngiliz hükümeti Londralı çocukların toplu olarak şehir dışına bombardımanlardan uzak bölgelere gönderilmelerine karar verir. Bu operasyon yaşamları koruma altına almayı hedeflerken çocukların ruhsal yaşamları, ailelerinden uzakta yaşamalarının bir sonucu olarak alt üst oldu. 1939 yılının sonunda John Bowlby ve Winnicott tüm meslektaşlarına bu konu üzerinde acil olarak eğilmelerini salık verir. Winnicott bu çocukları şehirden uzaklaştırma operasyonunda görevli danışman hekimdir. 1940 yılında çocukları koruma altına alan evlerde bir sosyal hizmet uzmanı ile çalışmaya başlar. İkinci eşi Clara ile böyle tanışır ve kuramının en önemli temelleri de bu deneyim sayesinde atılır. Bu travma yaratıcı ortamda çocuklar daha önce yaşadıkları çevreye karşı yeterince güven oluşturdukları takdirde yeni çevreye olan uyumları daha kolay oluyordu. Tersi durumlarda ise, çocukların daha önceki yaşamları yeterince iyi ve güvenli değil idiyse, çocuklarda coşkusal donma ve gelişimlerinde ciddi gerilemeler saptanıyordu. Ayrıca anti-sosyal davranışlar da bu ciddi duygulanımsal yoksunluk durumlarının bir sonucuydu ki Winnicott bu konuda daha sonra bu tutumun çevreye sağlıklı bir tepki olduğunu ileri sürecektir.
     Şimdi Winnicott’ın yapıtını oluşturan belli başlı kavramları ele alalım. Özgürlük Arayışı paradigmasının boydan boya yer aldığı bu yapıttaki 1935 yılında kaleme alınan “Manik Savunma” adlı makale Winnicott’ın yapıtının başlangıçta Klein’ın düşüncesinden hareket ettiğini gösterir. Bu makale aynı zamanda analiz eğitimini bitirme aşamasında sunduğu çalışmadır. Burada Winnicott iç gerçeklik ile dış gerçekliği birbirinden ayırır ve manik savunmayı iç gerçekliği inkâr etme amacıyla dış gerçekliği tümgüçlü bir şekilde yönetmek olarak tanımlar. Klein iç gerçekliği düşlemler aracılığıyla tanımlar. Oysa Winnicott için düşlemler iç gerçeklikle mücadele edebilmek için vardırlar, onların varlığı iç gerçekliği oluşturmaz. Aynı şekilde hayâller de dış gerçekliğe karşı megalomanik bir biçimde gösterilen tepkilerin ürünüdürler. Manik savunmada inkâr edilen depresif temsil ve duygulanımlardır; bunlar tersine döndürülür. Örneğin depresif kişi abartılı bir şenlik havasına girer; ama bu yapay neşede iç nesnelerin canlılığı askıya alınır. Böylece yas çalışmasının da önü kesilmiş olur. Örneğin gülme ya da analisti güldürme gibi deneyimler gözyaşlarını gizler. Winnicott’ın iç dünya kavrayışının dış dünyaya karşı bir özgürlük alanı oluşturmakta Klein’ınkine görece daha elverişli olduğu kesindir.
     Winnicott’ın bu özgürlük alanının oluşturulmasını sağlayan tespitlerini ele alırsak, öncelikle olgunlaşma yolundaki çocuğun bağımlılıktan bağımsızlığa doğru katettiği süreci betimleyen bebek-çevre birliği, kendiliğin bütünleşmesi ve nesnenin yaratımı gibi kavramlarla karşılaşırız.
     Bir bebek mi! Öyle bir şey yoktur! diye psikanaliz grubunda söz alan Winnicott duruşunu şöyle gerekçelendirmiştir:.. “bana bir bebek gösterildiği zaman aynı zamanda onunla ilgilenen biri de muhakkak gösterilir; en azından ona beşiği üzerinden göz kulak olan biri vardır. Bebek-bakıcı çiftiyle karşı karşıyayızdır...”
     Winnicott’ın öğretisi hem normal bebek ve çocukların hem de psikotik çocukların anlaşılmasında ve tedavi edilmesinde öncülük etmiştir. Yaşamın ilk yıllarına önem veren bu yılları “mutlak bağımlılık”la tanımlar. Bebek ancak ve ancak anne bakımıyla varolmaktadır. “Bir bebek mi? Öyle bir şey yoktur” cümlesi bizi doğrudan Winnicott’ın yapıtının ana hatlarına yönlendirir. Bunlardan ilki anne bakımına atfettiği önemdir; bebeğin olduğu yerde bir bakımın da doğası gereği olacağı tespitinin altı çizilirken karşılıklı bağımlılık ya da birbirine bağımlı olma hali diyebileceğimiz ikili bir kavramlaştırma öne çıkar. Burada birey-çevre ikilisinin karşılıklı bağımlılığının yaşamın başındaki önemi, biri olmadan öbürünün olamayacağı düşüncesi barizdir. Çağdaş psikanalizdeki inter-subjectivity (öznelliklerarası) akımının temeli bu yapıtta atılır.
     Bu karşılıklı bağımlılık çerçevesinde anne bakımının niteliği konusu da Winnicott’ın yapıtının bir başka boyutuna tekabül eder. Anne yeterince iyi olmalı ve bu yeterince iyi olma hâli bebeğin iyi bir ruh-beden bütünleşmesine, Winnicott’ın deyimiyle bireyleşmeye zemin hazırlamalıdır. Annenin bir diğer özelliği de bebeğin doğumundan itibaren, bebeğin ihtiyaçlarına yüzde yüz uyarlanmasına, hattâ önceden tahmin edebilmesine olanak sağlayan birincil annelik tasası, ya da, birincil anne hastalığıdır. Annenin çocuğun ruhuna ve bedenine nüfuz edip kendisinden çıkma halini Winnicott şizoid bir epizod’a benzetir. Bu ruhsal yaşantı yazara göre hamilelik boyunca gelişir, doğumla birlikte daha da perçinleşir, bebek yüzde yüz bakıma daha az ihtiyacı olmaya başlayıp bağımsızlığa doğru adım attıkça anne iyileşmeye başlar.
     Anne ve bebeğin tedricen birbirlerinden bağımsızlaşmaları ve kendilerine ait özgürlük alanları yaratabilmeleri sancılı bir süreçtir ve bu süreç annenin ve annenin yakınındakilerin holding’ini gerektirir.Çevrenin yakın koruma ve gözetmesi fikrini taşıyan tutma, taşıma şeklinde çevireceğimiz bu kavram aynı zamanda bebeğin anne bakımı sırasında deneyimlediği üç boyutlu uzamdaki hareketliliğine de işaret eder. Annenin verdiği bakıma ve taşımaya karşı geliştirilen güven, motor ve duyu gelişim ve işlevselliğinde etkili olacak, beden şemasını oluşturacaktır. Ve tabii en önemlisi de, Winnicott’ın da vurguladığı gibi tüm bu tutma ve taşıma’dan geçen bedensel yakınlaşma sayesinde anne, sevgisini ifade etmektedir.
     Anne ile bebek arasında kurulan bu yakın ilişkinin sürekliliği ve güven verici olması çok önemlidir. Ama bu süreklilik kesintisizlik anlamına gelmez. Öyle olsaydı bebek, sonra çocuk, tabii sonra da erişkin kendine ait bir alana, Winnicott’ın deyimiyle potansiyel alana sahip olamaz, herhangi bir kişisel yaratıcılık deneyiminde yetersiz kalırdı. Oysa çocuğun annenin yokluğunu deneyimlemesi, gittikçe gelişmiş savunma düzenekleri üretmesine yol açıyor ve en önemlisi tek başına olma yeteneği’ni geliştirmesinin temel koşutu oluyordu. Bu tek başınalık çocuk tarafından artık terk edilmeyle eşdeğer tutulmuyor, aksine ancak bu yolla çocuk, annenin bedeni ve onun sağladığı bakım olmadan da, kendisi olmak yolunda ciddi adımlar atıyordu.
     Şimdi gelelim yazarın literatüre geçmiş ünlü geçiş nesneleri, geçiş görüngüleri adını taşıyan ilginç tespitlerinden birine. İsminden de anlaşılacağı gibi geçiş nesnesi olmakta, oluşmakta olan bir duruma gönderme yapmakta. Winnicott şöyle der: “Geçiş nesneleri ve geçiş görüngüleri kavramları başparmak ile oyuncak ayı, oral erotizm ile gerçek nesne ilişkisi, birincil yaratıcı etkinlik ile içe atılmış olanın yansıtılması arasındaki deneyim alanına işaret ederler”.Somut olarak geçiş nesnesi çocuk için neredeyse hayatî önem taşıyan bir nesne ya da olgudur. Bu bir yün ipliği, tüylü bir hayvan da olabilir, bir yorganın kenar köşesi de. Ya da bu çocuğun uykuya geçmeden önce, yani yalnızlığa dalmadan önce dinlediği bir müzik parçası ya da ninni de olabilir.
     Geçiş görüngülerinin ön biçimleri 4-6-8-12’inci aylarda görülebilir. Bu kavrayış genel pedagojinin, gelişim psikolojisinin ileri sürdüğü kimi kesin bulguları –bebek 5. ayında bir nesneyi alıp ağzına götürebilir, ya da 6. ayında onu isteyerek yere atabilir türünden– farklı bir boyuta taşır.
     Geçiş nesnesi öncelikle Winnicott tarafından bir tür mülkiyet olarak tarif edilir. Bebeğin ilk edinimlerinden, ilk sahip çıktığı şeylerden biridir ve memeyi ikâme eder. Memenin yokluğunda bebek ona dokunur, sever, hattâ o nesne eşliğinde mırıldanır, ritmik sesler çıkarır. Bellidir ki bebek başka bir dünyadadır ve sanki tatlı tatlı bir şeylere dalıp gitmiştir. Burada Winnicott yanılsama kavramınıdevreye sokar ve bu yanılsama alanında mırıldanan bebeğin dış gerçeklik ile iç gerçeklik arasında bir tür ara alanda bulunduğunu ileri sürerek bu alana potansiyel alan adını verir. Potansiyel alan yaratıcılığın, sanatın ve kültürel edimlerin alanıdır. Bu alan iç gerçeklik ile dışarıdan dayatılan dış gerçeklik arasında oluşan gerilime bulunan en ideal çözümdür.
     Geçiş nesneleri bir diğer kavrama, yanılsama kavramına da gönderme yapar. Burada söz konusu yanılsama olumlu anlamda ele alınmalı. Winnicott annenin bebeğin ihtiyaçlarını başlangıçta yüzde yüz karşılayarak, bebeğin istediği şeyi tam zamanında sunarak, kendi deyimiyle yeterince iyi bir anne olarak, bebeği başlangıçta bir tür yanılsama içine sokar. Başlangıçta gerekli olan bu yanılsama bebeğin, ihtiyaç nesnesini tam istediği zamana denk getirerek yaratımıyla ortaya çıkar. Winnicott’a göre bebek memeyi kendi yaratımı olarak tasarlar ve bebek sanki şöyle kurgular: “Meme madem ki tam istediğim anda ortaya çıktı o halde o benim yaratımım”. Annenin ikinci önemli görevi de bu yanılsamayı, bu düzmece gerçekliği, tedricen, bebeğin önemli ihtiyaçlarını kollayarak azaltmak ve bu yanılsamayı ortadan kaldırmaktır. İşte iç gerçeklik ile dış gerçekliğin bir çatışma içine girdiği bu süreçte geçiş nesneleri, geçiş alanları ortaya çıkar. Bu alan sorgulanmaz. Bebeğe annesi sormaz nereden buldun bu yün parçasını diye… Bırakır bebeğin kendi kendisiyle bu eylemesini ve bilir ki bebek kendini eylerken, artık oynamaya başlamıştır ve başka bir dünyadadır. Oyun alanının inşa olduğu bu süreçte bebek kimsenin sorgulayamayacağı bir alanı hem yaratır hem de keşfeder.
     Geçiş nesnesi fetiş değildir. Annedeki penis eksikliğini düzmece bir şekilde örtmeye dayanan fetiş nesnesi yaratıcılık alanını değil, inkâr alanını düzenler ve yalancı bir dünya kurar. Winnicott’ın yanılsama alanı oyuna, yaratıcılığa ve kısacası kültür dediğimiz, insanların kendi iç gerçekliklerini tehlikeye maruz bırakmadan (ya da tehlike altında olmadıklarını düşündükleri) serbestçe ifade edebildikleri yere işaret eder. Fetiş sürekli kendini tekrar eder ve bir ritüele gereksinim duyar. Oysa geçiş nesnesi bebeğin ilk yaratımı olarak neredeyse sanatsal bir değere sahiptir. Nesnenin kendisi düş, düşleme, simge yaratır, yani doğurgandır. Bebeğin bağımsızlaşma sürecinde etkindir sonra yavaş yavaş unutulur ama yası tutulmaz. Etkisi kültürel alana dağılır. Geçiş nesnesine yapılan yatırım geri çekilmez, kültürel alandaki nesnelere yayılır. Oysa fetiş kastrasyon kaygısına karşı savuşturucu bir yöntemdir ve doğurgan, yani yaratıcı değildir. Hep aynı olarak kendini tekrar eder.
     Yanılsama kavramı Winnicott’ın yapıtını baştan sona takip eder. Yanılsama alanının yaratıcı edimlerin ve kültürel alanın ortaya çıkmasındaki rolü sık sık vurgulanır. Bu alanın varlığına özen gösterilirse bebeğin gerçek kendiliği gelişecek ve düzmece kendiliği ait olması gereken yerde olacaktır.
     Winnicott annenin başlangıçta bebeğinin ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayarak bir yanılsama alanı yaratmasının ve bu alana saygı duymasının önemli olduğunu ileri sürer. Aksine bebeğin ihtiyaçları göz ardı edilip örneğin annenin bir ihtiyacı ön plana çıkarsa, bebek buna önce tepki gösterecek sonra bu tepki –ki bu, sağlıklı bir tepkidir ve gerçek kendiliğin dışavurumudur– yerini gerçek kendiliğin geri çekmesine ve düzmece kendiliğin öne çıkmasına bırakacaktır. Winnicott uzun süren borderline hastaların tedavisinde karşılaştığı bir olgudan söz eder. Bu hastaların kendilerini gerçek hissetmeleri, hakiki hissetmeleri öyle kendiliğinden gelişen, ortaya çıkan bir olgu değildir ve bir süreci gerektirir. Bazen uzun yıllara dayanan tüm bir psikanaliz tedavisi bu düzmece kendiliğin gerçek kendiliği gizleme çabasıyla gerçekleşebilir tabii bu durumda analiz amacına ulaşamaz. Winnicott insanın kendisini gerçek hissetmesiyle bu gerçek kendiliğin kendisini ifade edebilmesi arasında bir ilişki kurar.
     Kendiliğinden olma işte bu yanılsama alanının anne tarafından korunup gözetilmesiyle mümkündür. Potansiyel alanı ihlâl edilmiş bir bebek düzmece kendiliğe başvurur.
     Potansiyel alan bizi doğrudan oyun alanına götürür. Winnicott Oyun ve Gerçeklik adlı kitabında psikanaliz tedavisinin bir tür oyun olduğunu ileri sürer. “Bir psikoterapide kimlerle karşı karşıyayız?”, diye sorar. Yanıtı da şu şekildedir: “Bir psikoterapide birlikte oynayan iki kişiyle karşı karşıyayızdır. Bunun tersinin olduğu durumlarda psikoterapistin görevi oynayamayan hastayı oyun oynayabilecek bir duruma getirmektir.” Oyuna atfedilen mastürbatif cinsel anlamın dışına çıkarak Winnicott oyunun bir araç değil amaç olduğunun altını çizer. “Oyun bu kadar uyarıcı bir şeyse sadece dürtüler işin içine girdiği için değildir” der Winnicott. Oyun tek başına olma yeteneğini gerektirir.
     Oyun ve Oynama (Play and Game): Winnicott bu iki kavramı birbirinden keskin bir şekilde ayırır. Game  İngilizcede kuralları önceden belirlenmiş oyundur ve tahmin edebileceğimiz gibi Winnicott’ı daha az ilgilendirir; zira burada söz konusu olan oynamanın kendisinden çok oynama ediminin savunmacı bir yönüdür; yaratıcılıktan çok yarışma, rekabet gibi sosyal içerikli bir etkinlik söz konusudur. Spontaneite söz konusu değildir. Oysa Winnicott’ı ilgilendiren oynamaktır (Play), oynamanın kendisidir, zira oynama doğal kendiliğinden (spontane) bir edimdir ve içten gelir, kişinin gerçek kendiliğinin dışavurumudur. Oysa oyunda belirlenmiş kurallarıyla önceden kabul edilmiş bir tür boyun eğme, kabullenme mevcuttur. Saklambaç oyunu, körebe oyunu, scrabble oyunu vb.
     Böylece Winnicott hem Freud’un ve onun Leonardo da Vinci’nin yapıtından yola çıkarak irdelediği yaratıcılık olgusunun dürtüsel açıklamasını, hem de Klein’ın yaratıcılığın kökenindeki onarım olgusunu bir kenara bırakır. Her ne kadar kişisel suçluluk duygusuna tüm yapıtında merkezî bir önem atfetse de Winnicott için sadece gerçek kendilik ile iletişim hâlinde olan yaratıcı bir yaşam, insana hayatın yaşamaya değer olduğu hissini verebilir.
     Kendilik (self) kavramı neye tekabül etmektedir? Genel anlamda Freud’un Benlik dediği şeyden çok daha geniş bir anlamı vardır, her ne kadar Benlik kendi içinde biliçdışını da barındırıyorsa da. Kendilik, içinde dürtüsel hakikatin de bulunduğu gizli özneye ve bu öznenin kendi üzerine düşünmesine (öz düşünümsellik, reflexivité) tekabül eder ki bu anlamda Türkçe’deki kendilik uygun bir sözcüktür. Fransızlar tercüme edemedikleri için doğrudan self sözcüğünü kullanmaktadırlar.
Kendilik’i Winnicott şöyle tarif eder:
 
Kendilik benim açımdan Benlik değildir, ama sadece ve sadece Ben (me) olan şahıstır. Olgunlaşma sürecinin akışına dayanan bir bütünlüktür. Kendiliğin aynı zamanda onu oluşturan farklı kısımları vardır. Bu farklı kısımlar bu söz konusu olgunlaşma sürecinde, insanî çevre sayesinde, içeriden dışarıya doğru birbirlerine bitişirler.
 
  Winnicott bu insanî çevre kavrayışını holding kavramında daha belirginleştirir. Kendilik doğal olarak bedende yerleşiktir; nitekim kimi durumlarda bedenden kopar; ya da tersine beden kendilikten ayrılabilir ve bağımsız olarak yaşamını sürdürür. Kendilik varlığını özellikle annenin bakışında ve ifadesinde keşfeder. Annenin yüzü ve annenin bakışı bebeğin kendini, kendiliğini keşfedebileceği ilk aynadır. Burada, Winnicott’ın, Lacan’ın ünlü Ayna Evresi’nden aldığı ilhamı görmezden gelemeyiz. Lacan’a göre, bebek zamanından önce, sinir sisteminin olgunlaşmasından önce, aynada kendisini, annesinin kollarında iken, annenin aynadaki kendisine yönelttiği bakışından hareket ederek, kendi imgesine bakarak tanır ve mutlulukla gülümser. Buradaki bakışın özelliği, öznenin bir ötekinin gözünde kendisini tanıması ve keşfetmesidir ve Lacan’a göre bu deneyim yabancılaşma deneyiminin prototipidir. Winnicott’taki annenin bakışı ise bebekle kurduğu ilişkinin yansımasıdır, ki Winnicott anne-bebek ilişkisindeki kimi bozulmaların kaynağı noktasında bu bakışın niteliğinden hareket eder.
     Bebek kendini önce annenin bakışında keşfeder ve yine kendini bütünlüklü olarak zamanından önce algılar. İlk yabancılaşma da paradoksal bir biçimde kendiliği oluşturur. Ancak bundan sonra kendilik içe atma ve içselleştirmelerden oluşmuş özdeşleşimler sayesinde hem kendi kısımlarıyla hem de dış nesnelerle anlamlı bir ilişki kurabilir.
     Düzmece kendilik çevrenin uygun olmayan ihlâllerine görünürde boyun eğmenin bir sonucudur. Örneğin ruhsallığın kafada yer alması ve bedenin geri kalan kısmının deneyiminden kopuk olması düzmece kendiliğin bir dışavurumudur. Kişiliğin bu şekilde temelden bölünmesi birey ile çevresi arasındaki ilişkileri çarpıklaştırır ve birey sadece düzmece kendilik sayesinde kendini ifade eder.
     Düzmece kendiliğin oluşmasını Winnicott sağlıklı bir tepki olarak tanımlar zira böylece hakiki kendilik –gizlenerek de olsa– yoksunluğu dondurarak kendini koruma altına alacaktır. Bu gizlenme, aynı zamanda, ileride daha uygun bir çevrede sağlanabilecek regresyonun, ruhsal gelişimi yeniden canlandıracağı umudunu da barındırır. Ama düzmece kendiliğin hakiki kendiliği savunma amacıyla da olsa gizlemesi çok ön plana çıkarsa Winnicott’a göre bir tür “işe yaramaz olma” duygusu ortaya çıkar. Yaşam sahteleşir, anlamsızlaşır, var olmaktan çıkar, umutsuzluk ve boşluk duygusu yerleşir. Düzmece kendilik kişiye bir rol oynadığı, “mış” gibi yaşadığı hissini yerleştirir. Düzmece kendiliğin ön planda olduğu kişilikler dış dünyadaki verileri kendiliklerine dâhil etmek yerine kendiliklerini dış dünyanın dayatmalarına göre dönüştürmektedirler. Tabii bu dönüştürmenin bedeli ağırdır ve yaratıcı bir yaşamın ihtiyacı olacak şey olan kendiliğindenlik ve onun sağladığı özgürlük duygusu ve yaşamın yaşamaya değer olduğu şeklindeki itici yaşam güdüsü hep eksik kalacaktır.
     Tüm bu geçiş nesneleri, hakiki ve düzmece kendilik, oyun ve oynama, potansiyel alan ve içerdiği oluşturucu yanılsama alanı, kendiliğindenlik, bebeğin mutlak bağımlılığı gibi kavram ve kavrayışlar bizi doğrudan Winnicott’ın tüm yaşamı boyunca alttan alta, derinliğine çalıştığı özgürlük kavramına doğru götürür.
     Freud başlangıçta, Breuer ile birlikte gerçekleştirdiği çalışmasında10, bilindışının bilinçlenmesi olarak histeriklerin bedensel arâzlarından kurtulması noktasında bu özgürlük kavramına doğrudan gönderme yapmıştı. Hastalarına serbestçe konuşmayı, serbest çağrışım yapmayı da önerdiği zaman hedeflediği bu serbestleşme, özgürleşmeydi (abreaction). Ama daha sonra ölüm dürtüsünün tezahürleri olan tekrarlama zorlantısı ve olumsuz terapötik aktarım gibi, tedavi sırasında (özellikle şimdi sınır durum diye andığımız vakalarda) önüne çıkan zorluklar karşısında serbest çağrışım ilkesinin tek başına terapötik olmadığı gerçekliğiyle karşılaştı11 ve kötümserleşti.
     İşte Winnicott’ın tam da bu vakalarla nasıl çalışılabileceğine dair yaratıcı pratiği ve kuramlaştırmasının özgürleşme sorunsalını başka bir perspektiften ele alması sayesinde psikanaliz dünyasında yeni bir sayfa açıldığı ileri sürülebilir. Özgür yaşam, yaratıcı yaşam psikanaliz tedavisinin yeniden merkezindedir ama bu sefer psikanalist dikkatini serbest çağrışımın serbestleştiriciliğinden çok analistin analizanıyla birlikte ‘yeterince iyi’, geçiş nesnelerinin özgürleştirici kıldığı potansiyel bir alanı kurabilme olanaklarının araştırılmasına verir. Bu ‘yeterince iyi’ alan olumlu bir yanılsamayı ve regresyonu teşvik edecek ve tedricen bebeklik tümgüçlülüğünün analiz edilmesini sağlayacaktır. Tümgüçlülüğün analizi de gerçek kendiliğin analiz içinde deneyimlenmesini beraberinde getirecektir.
     Yaşamının başlangıcında anne depresyonuyla karşılaşıp, bu depresyonun içine hapsolmuş bir özdeşleşimden, içinde özgürlük ve yaratıcılığın merkezinde bir psikanalizin yeşermesine doğru akan psikanalize adanmış bir yaşama imza atmış bu ünlü psikanalistin yapıtını Özgürlük Arayışı paradigmasından yola çıkarak okudum. Bu paradigmanın altını çizmemdeki önemli nedenlerden biri psikanalizin kimi çağdaş uygulamalarında bu bakış açısının bazen arka plânda kalması, hattâ unutulmasıdır. Yaratıcı bir yaşam, yaşamın kendiliğin katkısıyla deneyimlenmesi, kişisel dili ortaya çıkaracak uygun analitik çerçevenin arayışı gibi kavrayışlar psikanalizin salt terapötik boyutunu derinliğine işlemekle kalmazlar, bu kavrayışlar arka plândaki felsefî bir duruşa da işaret ederler. İç nesnelerin tek boyutluluğu ve hapsediciliği, gerçekliğin kişi için kimi zaman totaliter bir biçimde işleyişi, iç nesneler ve kapalı iç dünyamız ile dış gerçeklik arasında kolaylaştırıcı, teşvik edici, yaratıcı ve özgür bir alanın varlığını gerekli kılmaktadır. Winnicott’un dehâsı işte bu alanın oluşturulmasına öncülük eden yanılsamayı merkeze almasıyla özgürlük düşüncesini psikanalitik bakış açısıyla düşünmesinde yatar. Bebek bulduğu nesneyi yarattığına dair bir inanca sahip olurken, özgürce yaratabileceğine inanırken, memeyi ve ona verilen bakımı, dolayısıyla dünyayı bir sihirbaz gibi yaratırken sadece hayâl kurmamaktadır. Bebek kurduğu hayâli gerçekleştirmektedir de, zira yarattığı nesnenin gerçekten de var olduğuna inanmaktadır.
     Özgürlük işte hayâllerin sadece kurulduğu değil ama aynı zamanda da deneyimlendiği, gerçekleştirildiği bir durumdur Winnicott’a göre. Bizleri özgür kılan işte bu deneyimlemenin ta kendisi ve en önemlisi deneyimleyebileceğimize karşı olan inancımız değil midir? Özgürlüğümüz sadece bir eylemi gerçekleştiriyor oluşumuzdaki özgürlükle sınırlı olmayıp, o eylemi gerçekten kendimizin yaptığına olan derin inancımızda yatıyor değil midir? Yanılsama temelli bu inancımız Winnicott’ın tespit ettiği gibi, bize, tekrar tekrar, sanatta, felsefede, edebiyatta ve genel olarak kültürün yeşerdiği her alanda yaşamın yaşamaya değer olduğunu bizlere hissettirmez mi?
      Son olarak, yanılsama’yı patoloji ya da çocuksu hayâl düzleminden “yaşamın yaşamaya değer olduğu” düşüncesine taşıyan Winnicott’ın dehâsının, özgür bir yaşam düşüncesini, yaşamaya değer bir yaşam düşüncesini psikanaliz tedavisi içinde işleyerek kuramlaştırmasında yattığını ileri sürmek, özgürlük düşüncesine atfedilmiş bir psikanalitik yaşama selam vermek değil midir?
 
Notlar;

1-  Bu makale Nisan 2010 yılında İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma, Geliştirme Derneği’nde (Psike İstanbul) düzenlenen Çocuk Psikanalizi Seminerleri kapsamında ele alınan belli başlı konuların sonradan düzenlenmiş şeklidir.
2- Denys Ribas, Donald Woods Winnicott, P.U.F. Paris, 2000 
Adam Philips, Winnicott, Fontana Press, Londra, 2000
3- François Duparc, Winnicott en quatre squiggles, Editions in Press, Colloque d’Annecy, 5 Mayıs 2002, Cercle d’Etudes Psychanalytiques des Savoie.
4- Winnicott bu konuda din adamına ilginç bir öneride bulunur. Eğer görüşmeyi yapan din adamı içinde tarif edilmez bir can sıkıntısı hissediyorsa bu görüşme dinî olarak değil ruh sağlığı çerçevesinde ele alınmalıdır; dolayısıyla din adamı bu kişiyi dinleyebilecek ve anlayabilecek bir ruh sağlığı terapistine ya da bir psikanaliste yönlendirmelidir.
5- Adam Philips, a.g.y.
6- La consultation thérapeutique et l'enfant, Gallimard-poche, Tel, 1979
7- D.W.Winnicott, De la pédiatrie à la psychanalyse, Payot, 1983
8- İngiliz Psikanaliz Cemiyeti içinde yaşanan kuramsal çatışmalar Anna Freud’cular ile Melanie Klein’cıları karşı karşıya getirmişti. Kurum bilimsel tartışmalara verdiği önem sayesinde ve özellikle Winnicott’ın kamplaşmalara karşı öne sürdüğü yapıcı önerilerle ayakta kalabildi. Winnicott üçüncü bir yol önererek hem kendi yolunu çizmiş oldu hem de topluluğun bir arada kalmasını sağladı. Bu tartışmaları daha yakından incelemek için bkz: Perl King, Ricardo Steiner, The Freud Klein Controversies, 1941-1945, Routledge, 1991, London.
9- D.W.Winnicott; Lettres Vives, Gallimard, 1987
10- Sigmund Freud, Etudes sur l’Hystérie, 1895. P.U.F. 1985, Histeri Üzerine Çalışmalar, Türkçe’ye çeviren Emre Kapkın, Payel Yayınevi, 2001
11- Sigmund Freud , L’analyse avec fin et l’analyse sans fin , 1937, PUF-1985
 

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.