İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

Derneğimize büyük katkıları olmuş Gana asıllı Amerikalı Psikanalist Maurice Apprey'in son kitabı üstüne Barış Ö. Şensoy ile yaptığı söyleşi Suret Dergisinin 6. sayısında (2015) yayınlandı.
Düşünce Net Olduğunda Sözcükler de Net Olur: Maurice Apprey ile “Bir Yazma Ketlenmesi Vakasının Analizi” Hakkında Röportaj 
Barış Ö. Şensoy *
Maurice Apprey’nin “Bir Yazma Ketlenmesi ve Saldırganlığın Yüceltilmesi Vakasının Analizi” isimli kitabı Berrak Ciğeroğlu’nun çevirisiyle geçtiğimiz aylarda İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Kitap, sıradışı bir vakanın adım adım incelenmesi kadar, Apprey’nin zihninde de gezinme imkânı veriyor. Sayfalar ilerledikçe, hastasının öyküsüne ihtimam eden bir analist olarak Apprey’nin teoriler arasında dolaşarak kendi yaratıcılığının öyküsünü yazmasına tanık oluyoruz. Tabii bu durum da birçok sorunun önünü açıyor. Bu soruları Apprey ile paylaşma fırsatını değerlendirince psikanalitik kuram ve tekniğin ne olduğuna dair özgün fikirler barındıran keyifli bir röportaj ortaya çıktı.
- Analistin, bir vakayla ilgili kitap yazma arzusu ile başlayalım; salt bu bilgi üzerinden, vakaya, hastaya ve analiste dair neler söylenebilir? Bu kitabı yazma düşüncesi nasıl gelişti? Örneğinizle ilgili, bu eşsiz “olay”la ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Bir tedavi üzerine kitap yazmak söz konusu olduğunda, birçok etkenden bahsedilebilir. En önemlisi, bilgi üretme ve bilgiyi aktarma kapasitesidir. Bilgi üretmede, ön plana çıkan tek bir soru vardır. Bu özel soruyu seçiyorum: Birçok insan gerçekten ya da fantezilerinde birisini öldürmeyi düşünür ama gerçekleştirmez. Benim ise, bunu gerçekleştirmiş bir hastam var. Bu kişi, bir erkek, bir koca ve çocuklarına bir baba olarak kendisini dünyada nasıl konumlandıracak? Kardeşini öldürmenin yarattığı bu büyük travma, gelişimini ne yöne saptıracak? Çıkış noktam, buydu. Sonrasında ise (1) analiz praksisinin kendisi (2) analizin yürütülmesi sürecinde bilgi üretimi praksisi gibi başka ilgiler ortaya çıktı. Hangi etik pozisyonlar aynı anda 1 ve 2’yi destekleyebilir, izah edebilir, ya da en azından onlarla aynı eksende yer alabilir? Bu bakış açısına göre, eğer yukarıdaki soru klinik fayda ve bilgi üretimi çerçevesinde cevaplanabilirse, psikanaliz ve fenomenoloji çok şey kazanabilirdi. İşte buradan yola çıktım. Bir seferinde bana, “Onu bir analizan olarak almaktan korkmuyor musun?” diye sormuşlardı. O gün verdiğim cevap, bugün de geçerli: “Şu üç şeyi aklımda tutarak analiz yürütürüm: (1) Mutlaka şefkatli olmalıyım, bir pedofil söz konusuysa bile, çünkü o da, hepimiz gibi, ismi konulup bilinçdışı bir ayak işine koşulduğu andan itibaren, fırlatılmış ve mülksüzleştirilmiştir, ayrıca, bu kişi, değişebilir; (2) alçak gönüllü olmalıyım çünkü her analizana yardım edemeyebilirim; (3) karanlık yerlere dalıp görülemeyeni görmek ve duyulamayanı duymak için cesur olmalıyım.
- Kitabın başında, şöyle bir cümleniz var: “Freudcu Oidipus karmaşasının çözümüne dayalı bir analiz çıkmaza girdiğinde, analistin başka bir referans çerçevesini kullanarak analiz yapma özgürlüğü var mıdır? Ben kendime bu özgürlüğü tanıyorum” (s. 4). Bence bu oldukça önemli bir nokta. Sizi böyle bir özgürlüğün olasılığına ikna eden unsurlar nelerdi? Klinik pragmatizm açısından değil, epistemolojik kaygılar (veya uyumluluk da denebilir) doğrultusunda, tüm bu paradigmaları (örn. Kleincı, Bioncu, Kohutçu ve Lacancı) bir arada düşünmek mümkün mü? Benim gibi meraklı okurların, bu konudaki düşüncelerinizden oldukça faydalanabileceğine inanıyorum.
Çoklu paradigmalar hakkındaki sorunuz bana, bir öğrencinin, şu an hayatta olmayan meslektaşım felsefeci Richard Rorty’ye yönelttiği bir soruyu hatırlattı. Felsefi çalışmaların geniş kapsamı düşünülürse, bir felsefe öğrencisi olarak ne okumalıydı? Rorty, felsefi pragmatistlere yakışır bir yanıt verdi: “Her şeyi okumalısın!” Psikanaliz içindeki bütün büyük gelenekleri çalışmak konusunda da benzer bir düşünceye sahibim. Psikiyatri asistanları ve tıp öğrencilerine psikanalitik düşünceyi öğreten bir akademisyen olarak, ben de birçok geleneği öğretmeliyim. Sonuçta, bir hastanın bir analistin ofisine girip de “Freudcu musunuz” diye sorması nadirdir, sorsa da bu soru genelde aktarım yüklüdür. Bu hasta hakikaten sordu bunu bana. Araştırdıkça keşfettim ki, onun zihninde Freudcu bir analist, babası gibi ona yer bırakmayan dominant bir figür olacaktı. Ne ilginçtir ki, bu soru, ofisimdeki Anna Freud ve Sigmund Freud fotoğraflarına bakarken sorulmuştu. 
Bir psikanalist olarak, birden fazla geleneği çalışma özgürlüğüm var mı? Evet. Böyle yapma zorunluluğum var mı? Evet. 
Her hâlükârda, klasik bir şekilde yapılanmış Freudcu tedavide iki aşamam olmalı: tanı ve analiz için yola çıkma kararlılığı gösterildikten sonra psikanalitik süreç. Buna bağlı olarak, asla kimseye onu tedavi eden kişinin ben olacağına söz vermem. Tanı süreci, tedavi sürecinden oldukça farklı olmalıdır. Ya tanı sürecinde, bu hastayı tedavi etmek için gereken becerilere sahip olmadığımı keşfedersem? Bu doğrultuda, bir ya da en fazla iki tanı seansı yaparım. Üç ya da daha fazlası, hastaya, psikanalitik sürece benimle devam edeceğine dair örtük bir vaat niteliği taşır; oysa, süreci birlikte yürüteceği kişi ben olmayabilirim ya da olmamayı seçebilirim. Dolayısıyla, Anna Freud’un metapsikolojik tanı profiline göre başlamalı ve şunu sormalıyım: “Ulaşılmış en yüksek gelişim seviyesi nedir ve bu seviye korunmuş mudur?” Bu soruyu, dürtüler, ego ve süperego, nesne ilişkileri, çatışma tipleri vs. boyutunda cevapladıktan sonra, hastanın analiz edilebilirlik için bütün kategorileri karşıladığına kanaat getirmeyi umarım ki divanda psikanalizle tedavi edebileceğimden daha gerilemiş bir hasta almayayım.
Analiz edilebilirlik kriterlerinin çoğunun karşılandığına tatmin olduğumda, tedavi başlayabilir. Sonrasında, serbest salınan bir bilinç, serbest varyasyon (Husserl) ve çoklu mercekle dinlerim ama asla merkezî duruşumdan uzaklaşmam: Eğer benim için analitik sorgulamanın başlangıç noktası analizanın kendini dünyada nasıl konumlandırdığını tespit etmekse, bunu yapabilmek için birçok merceğe ihtiyacım vardır. Deneyimle, bütünlük teşkil etmesi gerekenin benim teorik duruşlarım olmadığını anladım. Asıl tutarlılığı, psikanalizde hasta anlam üretirken onun zihnini takip ettiğimde kendini gösteren ruhsallık içi öyküsünde aramak gerekir. 
Gerek psikanalitik bilgi ürettiğimde, gerekse fenomenolojik sorgu yürüttüğümde, hastanın serbest çağrışımları, psikanalistin serbest varyasyonu ile bir araya gelir.
Cesurca söylersem, ve umarım aşırı basitleştirmiyorumdur, fenomenolojik felsefenin 4 kolu, benim, fenomenolojideki gözlemleme, tanımlama ve oluşturma yaklaşımı ile, psikanalitik yöntemle hastaları tedavi etmeye yönelik yaklaşımı birleştirme amacıma hizmet eder:
1- Bir fenomenin ortaya çıkmasıyla ilgili varsayımsız temel kabuller
2- Özne ile nesnenin karşılıklı sınır aşımı, karşılıklı olarak uzaklaşması ve ikisi arasındaki karşılıklı müzakereler. 
3- Bir nesneye yönelmişliğin gerektirdiği unsurları barındıran bir niyetlilik ve fenomenin ortaya çıktığı hâlinin biçiminin, yönünün ve eğiminin bilincinde olmak 
4- Saf tasvir ile yorum arasında zorunlu bir gerginlik; mümkün olduğu noktalarda tanımın yorumdan önce geldiğinden emin olmak için çaba göstermek
Analistin belirli bir yönelimden sapma özgürlüğüne geri dönersek, umarım kitapta göstermişimdir ki, evet, bu mümkündür. Ben bunu yaptığımda, hastanın yarattığı süreçte kalırım. Hastanın ruhsallık içi görevlerini aklımda tutarak, analitik duruşumu korurum. 
- Bir diğer soru ise, (veya yukarıdaki sorunun bir değişik versiyonu) şu olabilir: Bu iki teoriyi, iki referans çerçevesini, bir arada düşünmeyi zorlaştıran ne gibi epistemolojik ve ontolojik farklar olabilir? Örneğin, Mitchell, kişinin aynı anda hem Freud'un hem de Fairbairn'in izinden gidemeyeceğini söyler çünkü Fairbairn'in “Öncelikli olan dürtü değil, ilişkidir” varsayımı bu teorileri bütünleştirmeyi imkânsız hâle getirir. Birinden birini temel almak zorundasınızdır. Bence, bu iki ekolü bütünleştirmek değilse de, aralarında bir diyalog kurmak mümkün olmalı (yoksa, Bakhtin'den anladıklarımdan yola çıkarak, “dialoji” mi demeliydim?). Siz ne dersiniz? Farklı psikanaliz ekolleri arasında kurulacak teorik bir diyalog, ne tür bir önem taşır? Ve, eğer varsa, bu diyaloğu imkânsız hâle getirebilecek en temel fark nedir? 
Bu sorular olumsuz bir bakış açısı taşıyor. Bu konuda, birçok meslektaşım kadar fobik değilim. 
Kısa bir süre için de olsa, ciddiyeti bir kenara bırakalım. Önce Londra’da Anna Freud ve meslektaşları tarafından, sonra da ABD’de benzer eğitim görmüş psikanalistler tarafından bir ego psikoloğu olarak eğitilmiş olsam da, ilk ve öncelikli olarak ben bir psikanalistim. Batı Afrika, Gana’da büyüdüm. Büyürken, birçok ebeveynle birlikte yaşamayı öğrendim. Babamın üç eşi, her ne kadar ikisi başka bir yerde yaşasa da, her zaman görüş alanımdaydı. Ayrıca, kültürel gereklilikler ve kısıtlamalar dâhilinde düşünüş biçimimde etkili olan atalarım vardı. Dolayısıyla, benim dünyamda, gerek entelektüel gerekse gelişimsel açıdan, çoğulluk ve karmaşıklık mevcut. Benim, sanki ortada bir mücadele varmışçasına, psikanalistlerden birinin tarafını tutmam gerekmiyor. Avrupa-Amerika ortamındaki tek ebeveynli aileler ya da çekirdek aileler benim için bir anomali.
İçimdeki ve dışımdaki temsil dünyalarımın çok sayıda sakini bir yana, merkezî önem teşkil eden şey şu: Psikanalitik sorguya gösterilen ÖZEN, doğası gereği, BELLİ BİR SÜRECİN BİR ANINDA HASTAYA SADIK KALMAKLA ve hastanın kendisini dünyada nasıl konumlandırdığını anlamak için hangi yöntemin kullanılmasının daha iyi olacağı sorusuyla ilgilidir. Bu bağlamda, konunun özündeki unsurları, onları özselleştirmeden tespit ederiz çünkü bu çoklu ve esnek unsurlar bir araya geldiklerinde hastanın bilinçdışı öykülerini yaratırlar. Bu öyküler bazen yeterince açıktır; bazen ise, örtülü ve opak savunma yapılarının ve diğer zihinsel yapıların yol açtığı bir yapısal gecikme nedeniyle, gizli. 
Sorunuzu, şöyle de yanıtlayabilirim: Güçlü bir Freudcu temelle başlayıp, ruhsal çekilmelerle ilgili Kleincı görüşlere ara ara sapıp, gerekiyorsa, Kohut'un deneyim-temelli empatik tepkilerinden yararlanıp, Fairbairn'in içsel ve dışsal referans alanlarının Deleuzcü peristalsise nasıl dönüştüğünü görmek bence herhangi bir sorun teşkil etmiyor. Elbette, kişinin aynı anda tüm gelenekleri sonuna kadar götürmesi mümkün değildir ama her birinin farklı yanları farklı zamanlarda bir araya geldiğinde HASTAYA HİZMET ETMEYE yarar.
- Şu ana kadarki diyaloğumuzdan, iki şey anladığımı söyleyebilirim. Birincisi, radikal bir ontolojiyi savunan bir pragmatistsiniz. Yaşamda ve psikanalizde, hakikati yaratan şey deneyimdir, ya da şöyle diyelim, önermenin deneyimsel/duygulanımsal doğrulanmasıdır diyorsunuz. Pratik söz konusu olduğunda da, kriterimizin epistemolojimizin bütünlüğü değil, hastamızın coşkusu olması gerektiğini önerdiğinizi anlıyorum: Bir yorumun bir ruhsal hakikate (ya da bir ruhsal hakikatin filizlenmesine) atıfta bulunup bulunmadığı (ya da katkıda bulunup bulunmadığı) ancak böyle anlaşılabilir. İkincisi de şu, ve bence bu bir tür bilgi üretme etiği; aşkın (ya da metafizik demeliyim belki) bir hakikat anlayışından yola çıkmak, bir hakikat formunu dayatmak ya da yutturmaya çalışmaktır.
Evet, vasıflı bir pragmatist. Burada üç basamak şeklinde düşünelim. Öncelikle, yukarıda belirttiğim gibi, klinik sorguya ilk etapta sağlam bir metapsikolojik tanı temeli ile başlarım ve bu sayede, bir klinisyen olarak ne anlamaya çalıştığımı bilirim. Teşhis (diagnosis), Eski Yunancadan, “diagignoskein” sözcüğünden gelir; bunun anlamı da “ayrıştırmak”tır. Bir hastayı ötekinden nasıl ayrıştırdığım bana şu soruyu sormayı gerektirir: Ulaşılmış en üst düzey gelişim seviyesi nedir ve bu korunmuş mudur? Bu soru, sessizce dürtüler, nesne ilişkileri, ego, süperego ve çatışmaların olgunluk seviyesi kapsamında tekrar tekrar sorulmalıdır. Bu, benim Anna Freud’dan aldığım bir temeldir.
İkinci olarak, metapsikolojik değerlendirmeyi bitirip de hastayı tedavi etmeye başlayınca, içimdeki fenomenolojist uyanır. Hastanın dünyaya bakışına sadık bütünlüklü bir ruhsallık içi öykü ortaya çıkana kadar, gerek özel dinleme yoluyla gerekse uygun anlarda hastayla birlikte titiz tasvirler oluştururum. Bunun ardından, hasta için asli olanı oluşturan unsurları yapılandırmak ya da yeniden yapılandırmak gelir. Bu noktada fark ederim ki, hastaların içsel ve temsilî dünyalarına ilişkin ruhsallık içi bakışlarına sadık kalmam, sizin deyiminizle, hastada “coşku” uyandırır. Kitapta bahsettiğim yazar bir keresinde “Sanırım size tedaviye gelmek benim kaderimde varmış” demişti. Bu sözüyle, benim sadakate olan meyilim ile onun dünyasına girmek için kullandığım yolları kabullenmesinin birbiriyle örtüştüğünü kast ediyordu.
Üçüncü olarak, topografik katmanlardan oluşan anlatı kümelerinin, id, ego ve süperego yapılarının geçmişte ne şekilde donduğunun, zihinsel faillerinin dünyasına uyum göstermek için kullandığı eski yöntemlerin, yapısal olarak analiz edilmesini gerektirdiğini sıklıkla fark ederim. Erken ya da bebeksi nevrotik ya da patolojik organizasyonların üzerine inşa edilmiş savunmacı yapılardan ya da hastalara hâlâ acı çektiren ve onların büyüyüp serpilmesini engelleyen uzlaşımlardan bahsediyorum. Bu da demek oluyor ki, eski tavizler ve/veya savunmalar, olduğunu sandığımız ya da daha büyük tehditlere karşı, mesela ölüm korkusuna karşı, bir nebze olsun nefes almamızı sağlarlar ancak kesinlikle bir bedel öderiz. Uyum sağlamaya hizmet etmeyen düşünme ve dünyada var olma yollarından optimal özgürleşmenin ortaya çıkması için, diğer pek çok şeyin yanı sıra, savunma seviyesinde yapısal analiz ve süperegodaki yıkıcı agresyonun detoksifikasyonuna ihtiyaç vardır. 
Metafizikle ilgili atfınıza gelirsek, aşkın hatta metafizik sapağı tedavinin sonuna doğru, ve/veya tercihen tedavinin sonunda, geçmişe göre daha güvenli olduğumuz bir yerde, paylaşılmış hakikatlerle hastanın hakikatini yan yana getirdiğimizde hastanın hakikatine müdahale etmeyeceğimiz noktada, alabiliriz.
Nihayetinde, metapsikoloji ile metafizik arasında bir antitez görmüyorum. Bilakis bu büyük geleneklerin her birinin kendi meşru yeri var. Bir klinisyen nereden başlayıp, nerede bitireceğini bilmek zorunda.
Gaston Bachelard birbirine zıt unsurları birbirini tamamlayan unsurlara dönüştürmeye çalışmamızı söylerdi; Kartezyen bir bölünmede antitezin bir tarafını alaşağı etmeyi istesek bile, işe, tersine çevirmeyi arzuladığımız şeyle başlamalıyız.
- Kendini “ego psikoloğu” olarak tanımlayan meslektaşlarınız böylesi bir özgürlük, ya da böylesi birleştirme çabaları hakkında neler düşünüyor merak ediyorum. Yok mu sizi “revizyonizm” ile suçlayan?
Çalışmalarımın revizyonist olarak tanımlandığını duymadım. Daha ziyade, sıklıkla vakalarımın neden her zaman ilginç olduğu bana soruldu. Bu beni hayrete düşürür çünkü diğer vakaların da aynı derecede ilgi çekici olduğunu düşünme eğilimindeyim. Beni ayrı kılan muhtemelen, hastanın hikâyesini adanmış bir “arkeolog”un araçlarıyla, olduğu gibi, her zaman el üstünde tutmam. Aktarım ve karşıaktarım paradigmaları her ikimizi de üstü kapatılmış bir hikâyeyi hatırlamaya itse de, hikâyede olduğumu, ama hikâyenin benle pek bir alakası olmadığını görürüm. Karşılıklı bağlantılar ve karşılıklı düzeltmeler hastanın hikâyeleştirmesini ve uyumsuz çözümlerinin yeniden yapılandırılmasını ileriye taşır.
- Kitap ilham verici bir iddia ile başlıyor: Tasvir/tarif yorumdan önce gelir. Sonra sayfa 67-68’de bu fikri geliştiriyorsunuz. Anladığım kadarıyla, bir analist indirgemeler yaparak hastanın öyküsünün yapısını anlayabilir; ancak id, ego ve süperegodan eşit uzaklıkta olması gerekir. Bence bu biraz muğlak; insanın bu yapılardan birini desteklemediğinden emin olmak oldukça zor. Ancak bunu sormayacağım, bu uzun bir tartışma, geri dönüp literatüre bakmak gerekiyor, gene de bir psikanaliz öğretmeni olarak fikirlerinizi duymak isterim, o yüzden işte sorum geliyor: Bu üç yapıdan eşit uzaklıkta olmak, net bir şekilde, mümkün müdür? Nasıl emin olunabilir?
Sorum ise biraz daha farklı ama yukarıdakiyle alakalı. Fenomenoloji için bir tür bilinç araştırması diyemez miyiz? “Freudyen tarafsızlık fenomenolojideki paranteze alıp beklemeye oldukça benzerdir” diyorsunuz (s. 67-68). Anladığım kadarıyla Husserl’in yöntemi Freud’unkinden oldukça farklı. Bu yüzden iddianız benim için oldukça çarpıcıydı, hiçbir zaman onların benzer olduğunu düşünmemiştim; farkın radikal olduğunu (ve bu radikal farkın neleri açık ettiğinin ve ortaya koyduğunun önemli olduğunu) düşünmüştüm. Bu fikre, Freudyen tarafsızlık ile fenomenolojik araştırmanın o kadar da farklı olmayabileceğine, nasıl ikna oldunuz? Biraz açar mısınız?
Tanımın yorumdan önce gelmesi, bir analistin kendini id, ego ve süperegoya eşit mesafede nasıl konumlandıracağı ve sıklıkla kullanılan Bioncu arzusuz ve belleksiz dinleme ile ilgili sorular aynı ufuktadır (yataylığı kastetmiyorum). Aynı ufuktadırlar çünkü birbirlerinin yerini almaları mümkün değilse de, analitik tarafsızlık ve onun mümkün olup olmadığı konusundaki zorlu meseleye işaret etmeye çalışırlar.
Tanım yorumdan önce gelir diyen bakış açımla başlayalım. Bir keresinde bir konferansta kıdemli bir meslektaşımın, dudağını bükerek, “Buna kim katılmaz ki?” demesinin hemen ardından gerileyerek ardı ardına tartışmaya açık yorumlar sıralaması, salondaki izleyicileri kahkahalara boğmuştu.
Evet, Wittgensteincı bir biçimde, dile sahip olduğumuz sürece tanımın yorumla dolu olduğunu iddia edebiliriz. Katılıyorum. Ancak, Husserl gibi ben de, kendi algılarımızın tehlikesi olmadan hastanın özü bulmaya yönelik duruşuna (esaslara) inançla işaret eden, presuppositionless (orijinal kaynaktan aynen kullanıyorum) tanımlar yapmak için çok çalışarak kendimizi eğitebileceğimize ve disiplin altına alabileceğimize inanıyorum. O takdirde adayların ve genç analistlerin alıntı yaptıklarında duyduğumuz “belleksiz ve arzusuz” deyişini Bion Husserl’e atıfta bulunmadan benimsemişti. 
Bu, Husserl’in “epoche” denilen fenomenolojik praksisinin ilk kısmıdır; yani deneyimin yapısını anlamak ya da öznenin belirli bir fenomeni öznelliklerarası kurulumunda nasıl yarattığını yakalamak için eidetik indirgemeler yapılmadan önceki varsayımsız askıya alma. Sonuç şu ki eğer meslektaşlarım bellek ve arzu nasıl askıya alınır bilmek isterlerse, Husserl’in Cartesian Meditations veya Paris Lectures’ını okumalı ve sonrasında Ideas I ve Ideas II’ya dönmeliler.
- Bunlar daha fazla çabayı hak eden güçlü fikirler. Daha cesur bir fikir ortaya sürmeme izin verin. Belki de, psikanalitik düşüncenin yeterince açık bir bilinç anlayışı yoktur, ne dersiniz? Psikanalistler ve terapistler bilinçli insanlarla sözcükler, hatıralar veya benzeri bilişsel araçlarla çalışırlar. Bilinçdışı unsurları duymak, ya da şöyle demeli, bilinçdışı unsurların ortaya çıkmasını sağlayacak imkânları duymak üzere dinlerler, ancak yine de çoğunlukla bilinçte ikamet ederler. Belki sözlerinizi, bilinçte dolaşırken (Ya da ikamet ederken mi demeli?) bilinçdışıyla ilişki kurma tekniğimizi geliştirmek için dinlemeliyiz.
Sorunuzda, önbilinçten bahsedilmiyor. Önbilinç, Bilinçdışı sistemindeki dinamik açıdan bilinçdışı olan içeriklerle Bilinç sistemindeki bilinçli içeriklerin arasında gidip geldiğimiz epistemik alandır. Önbilinçte, zihinsel içerik, birincil süreç düşünmeden, ikincil süreç düşünmeye tercüme edilir. Burada, dinamik açıdan bilinçdışı olan zihinsel içerikler, önbilince girmeden önce sansürü geçebilmeleri için elden geçirilirler. Sonrasında elden geçirilmiş zihinsel içerik bilinç alanına girmek üzere daha da elden geçirilebilir.
Husserl çalışmadan önce, neredeyse önbilinçte yaşıyordum diyebilirim; en azından, bu alanın benim için ayrıcalıklı bir yeri vardı. Şimdi ise, serbest çağrışım tekniğine uyan hastasının, önbilinç arenasında yeniden faaliyete geçmekte olan bilinçdışı içeriğe tanıklık etmesi ve bu içerikle angaje olması için, analistin serbest varyasyondan (Husserl) yararlandığını söyleyebilirim. Bu yeniden faaliyete geçen içerikler, daha sonra, aktarım arzusu veya talebi içindeki yeni bir amaçlılığa tutunarak, tarihin bilişsel yapılarının içine kök salmış olan eski versiyonlarını yerinden sarsacak, onaracak veya genişletecek yeni bir deneyimi analist ile birlikte yaratır.
Bunların hepsi şunu söylemek için: Bir analist bilincin farklı seviyeleriyle uğraşmak için yerleşmiş bir psikanalitik koordinat sistemi ile çalışabilir. Ancak, süreç içerisinde, önbilincin çalışması küçümsenmemelidir. Sorunuzu cevaplamanın bir diğer yolu da, zengin tasvir ve yeterince doğru yorumla otoktoniye ulaşılabilir; yani klinik çalışma ya da fenomenolojik psikolojik araştırma aracılığıyla klinik olarak aktive edilebilen, kendisinin kökeni olan ilksel tarihsel bir mekâna ya da tarihin tortusuna.
- Şimdi daha “popüler” bir konuya dönelim. İlişkisel psikanaliz adında uluslararası bir hareket var ama herhâlde bunun ABD çıkışlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Görebildiğim kadarıyla, aralarında gerek teknik gerekse teorik açıdan kesin bir fikir birliği yok. Öte yandan, IPA psikanalistleriyle paylaştıkları temel noktanın “bilinçdışı” kavramı olduğunu düşünüyorum. İlişkisel psikanalistlerin kendi örgütleri var ve akademide yer bulabiliyorlar, araştırmalar yürütebiliyorlar. Bu hareketle ilgili ne düşünüyorsunuz? Farklı çerçevelerden düşünme özgürlüğüne inanan biri olarak, bu soru için doğru bir adres olduğunuza inanıyorum.
Ne yazık ki, geçmişte konferanslarında konuşma yapmış ve kitaplarıyla ilgili değerlendirme metinleri kaleme almış olmama rağmen, ilişkisel psikanaliz konusunu tartışmak için doğru bir isim olduğumu düşünmüyorum. Onlarla birlikte çalışmama imkân sağlayan, esnek bir çalışma tarzım var ama onların konumlarını temsil edebilecek veya onlara meydan okuyabilecek kayda değer bir şey söylemem mümkün değil.
-Kıta felsefesinde oldukça etkili olan ve geniş çapta tartışılan Lacan ve Husserl gibi isimlerin düşüncelerinden yararlanıyorsunuz. Öte yandan, bu malzemeleri tartışma biçiminiz, düşüncelerinizi geliştirme biçiminiz, analitik felsefeyi anımsatıyor. Önermeleriniz ile çıkarımlarınız arasındaki ilişkiyi, tartışarak, açıkça ortaya koymanın sizin için önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun klinik açıdan da önem teşkil ettiğini yazmışsınız (s. 65). Aslına bakarsanız, bu oldukça etik bir düşünme ve yazma biçimi çünkü psikanalitik bilginin mistifikasyonu riskine karşı yegâne panzehir budur (Umarım bu risk, benim aşırı yansıtmamdan ibaret değildir!). Sorum ise şu: Felsefe eğitiminizi nerede aldınız? Kimleri dinlediniz, sizi hangi fikirler etkiledi? Hangi kitaplar sizin düşünürken ve yazarken benimsediğiniz felsefi tarzda etkili oldu?
Söylemek istediklerinizi anlıyorum. Klinik kanıt, psikanaliz pratiği için son derece önemlidir. Eğer anlatmayı başardıysam, varsayım olmadan, inandırıcı bir öykü akar. Dolayısıyla, Freud'unkinin dışında bir teori ortaya atıldığında, anlayışımızı daha ileri taşıyorsa, bu yeni teori eskisiyle kusursuz biçimde buluşur. Analiz esnasında, Lacan aklıma geldiğinde, seansta çok ilginç bir şey oluyordu. Hasta, olumsuz Oidipus karmaşasından pazarlık ederek çıkmaya çalışırken sıkışıp kalmıştı. Derken, en iyi Lacancı terminolojiyle tanımlanabilecek ve anlaşılabilecek bir malzeme ortaya çıkardı. Eğer Lacan'a karşı dirençli olsaydım, hastanın analizini ilerletemezdik. Oysa, bu sayede, hastanın Freudyen olumlu Oidipus karmaşasına girebileceği ve bunu çalışabileceği bir noktaya vardık. Benim için kritik soru şuydu: Eğer bir kişi katilse ve kişinin babası da katilse, kişi nasıl ejderhayı sembolik olarak öldürüp katille özdeşleşebilir? Lacancı Oidipus karmaşası, hastanın annesiyle arasındaki ensest nitelikli bağı yeniden çalışmasına; babanın yasağını sembolik Yasa olarak yerleştirmeden önce, annesinin ensest nitelikli arzusunu -çocuğu kendisinin uzantısı olarak tutmak- tatmin etme isteğine babanın getirdiği yasağı kabul etmesine imkân sağladı. Babanın adı konulunca, baba işlevinin başlı başına bir ebeveyn olarak yerleşmesiyle kurulan sembolik özdeşimle de baş edebilir hâle geldi. Yine dikkat çekmek isterim ki, bu çalışmayı mümkün kılan, malzemeyi getiren hastaydı. Ben, herhangi bir düşünce akışını körlemesine takip etmedim. İlerlemek için, önce yoldan sapmamız gerekti. Daha önce sorduğunuz, analistin hastanın malzemesi ile bu malzemeyi tasvir etmek veya yorumlamak için kullanılabilecek mercekleri etik bir biçimde birbirleriyle eşleştirmesi konusundaki soruyu da bu yoldan çıkma örneği yanıtlıyor.
- Şahitlik etme, görüngüsel baba... Bunlar, kitapta kullandığınız fakat açmadığınız sözcükler. Elbette, bunların her birini tartışmaya kalkışsanız kitap hayli uzardı, okuması da güçleşirdi. Yine de, bu sözcüklerin sizin için metapsikolojik birer önerme ve varsayım olup olmadığını sormak istiyorum. Yoksa, bu sözcüklerin, en azından psikanalitik düşünce bakımından, yeterince net olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Anna Freud şöyle derdi: “Eğer düşünce netse, sözcükler de net olur.” Bu doğrultuda, eğer kanıt mevcutsa, düşünce de doğru veya net demektir; hâliyle, sözcükler de net olur. İşte bu nedenle, “şahitlik etme” gibi bir sözcük kullanılır. Burada, babasının kendisini psikolojik açıdan ne kadar yaralamış olduğuna şahitlik etmemi ister ve sonra, mesela, somut babayı öldürmektense, babasını düşlemde nasıl öldüreceğini bana göstermek için bir rüya veya aktarım daveti yaratır. Bu önemlidir çünkü somut babayı öldürmek, onun bir katil olduğunu doğrular. Görüngüsel (Husserl) bir baba yaratmak ise, babayı öldürmeden aşarak projesini ilerletmesine imkân tanır.
Dolayısıyla, “şahitlik etme” ve “görüngüsel” gibi sözcükler, onun psikolojik projesine atıfta bulunur, benimkine değil, ve metapsikolojinin bir parçası değildir. Kıta felsefesi ya da metafizik; bunlar, bağlamı temel alırlar.
Kitabın çevirmeni muhtemelen “görüngüsel” sözcüğünü fenomenolojiden ya da sıfat hâli fenomenolojikten ayırmakta zorlanmıştır. İlki, bir figüre ya da tahayyül edilen bir deneyim nesnesine tabidir, diğeri ise felsefe ya da praksisle ilgilidir.
- Kitapta, bilinçli düşünceyi aktif olarak kullanan bir psikanalist portresi çiziyorsunuz. Hipotezler geliştiriyorsunuz, analiz sürecini tahlil ediyorsunuz, neler söylenebileceğini veya söylenmemesi gerektiğini düşünüyorsunuz, aktarımı desteklemeyi düşünüyorsunuz vs. Bununla ilgili iki sorum var. İlk olarak, bir psikanalist bilinçli düşünceyi nasıl kullanmalı? Bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişki nasıl kullanılabilir? Diğer sorum ise, bir tür akımla ilgili. Son zamanlarda, Bion'un “belleksiz ve arzusuz olma” lafını çokça duyar oldum. Sanırım herkes bundan farklı bir şey anlıyor, herkesin fikri biraz muğlak. Mesela, bunun, sizin öne sürdüğünüz üzere zihnin üç yapısına da eşit mesafede olmaktan ne gibi bir farkı olduğunu anlamıyorum. Her neyse, bu benim kendime sorduğum bir soru. Size sorum ise şu: Kitapta tarif ettiğiniz analisti, veya belki desteklediğiniz analitik tutumu demeliyim, Bion'un “belleksiz ve arzusuz olma” önerisiyle birlikte düşündüğümüzde, ne tür benzerliklerden veya farklardan bahsedebiliriz?
Bilinçli ve bilinçdışı düşünce arasındaki ilişkiye dair sorunuz için, Critique of the Foundations of Psychology'nin yazarı Georges Politzer'i (1928) okumanızı öneririm. Ben bu kitabı, 1994'te, Duquesne University Press için Fransızcadan İngilizceye çevirmiştim. Türkçesi var mıdır, bilmiyorum. Politzer, Freud'un yapısal teorisine yönelik ilk ciddi eleştiriyi kaleme almıştır. Yapısal teorinin birinci tekil şahsını, “ben”i, bıraktığını ve yerine soyutlamayı, biçimselliği getirdiğini öne sürer. Rüyanın görünür içeriğinin, bir “sahne montajının” dışa vurumu olduğundan bahseder. Gizil içerik ise, simultane tercüme gerektiren bilgiler fonudur; bu doğrultuda, “Othello,” otomatik olarak “kıskançlık” demektir. Hâl böyle olunca, direnç, öznenin bilince verileni almaya hazır olmadığı anlamına gelir. Ne de olsa, insanlar, her şeyi bilen varlıklar değildir.
Politzer'in gizil içerik ve simültane tercüme ile ilgili düşüncelerini daha iyi anlamak için, kısa bir psikoterapi vinyeti faydalı olabilir: 
Meşhur bir cerrah, son zamanlarda “fazlaca vahşileşmiş” olan 16 yaşındaki kızını “ehlileştirmem” için bana getirdi. “Fazlaca vahşi”den kastı, kısa bir süre önce araba kullanmayı öğrenmiş olması ve eve gece çok geç dönmesiydi. Adam ve eşi, geceleri öfkeli bir biçimde, kızlarının eve dönmesini bekliyorlardı. Kızın gece geç dönmesinin nedeni, partilerden sonra sarhoş arkadaşlarını sağ salim eve bırakmak istemesiydi. Cerrah baba, üniversite hastanesinde kurtardığı hayatlarla nam salmıştı. Kızı da, tıpkı babası gibi, hayat kurtarıyordu. Ne var ki, babanın sabah beşte kalkması ve en geç yedide işte olması gerekiyordu. Tedavinin birinci ayı dolduktan sonra, anne ve baba bana gelip tedavinin yeterince hızlı ilerlemediğini söylediler. Adam, benim eski hocalarımdan biriyle yedi yıldır Londra'da analize devam ediyordu. Dolayısıyla, tedavinin bir aydan daha uzun süreceğinin bilincindeydi. Tedaviden ziyade, kızını “vahşiliğini” ehlileştirecek bir vahşi doğa kampına göndermesine yardımcı olmamı istiyordu. Böyle yerler sahiden de var. Bir gece yarısı, büyük bir adam ergeni kaçırır ve onu vahşi doğa kampına gitmek üzere bir uçağa bindirir. Psikanalistin işlevinin bu olmadığını gayet iyi bilerek, yeni planına uyum göstermem için yaklaşık yirmi dakika kadar ısrar ettikten sonra, ağlamaya başladı. Son derece ilgili Alman eşi, ona sarılarak onu teskin etmeye çalıştı. Adamdan, gözyaşlarını sözcüklere dönüştürmesini istedim.
Adam: Keşke şu arabayı bir dağın tepesine itebilsem. 
Kadın: Ben de oradan aşağı atardım.
Ben: Sonra da kızınız ölürdü.
Adam: Hiç değilse geriye iki çocuk kalırdı.
Az önce sahne montajını aldığımız bu öykünün gizil içeriği nedir? 1930’ların sonlarındayız, Hitler ve Naziler kitlesel katliama başlamış. Olacakları sezen ebeveyn, son derece zeki oğullarını doktor olması için İngiltere'ye gönderiyor. Çocuk tıp eğitimi alırken, tüm ailesi yakalanıp Polonya'da yakılıyor. Hayatta kalan tek bir kişi bile olmuyor.
Bu öykünün gizil anlamı, simültane tercümesiyle birlikte, şöyle bir şeye tekabül ediyor: En azından iki çocuğun hayatta kalmasını sağlamak için, analitik pozisyonumu terk edip Nazi Almanyası’na dönmeyi ve bir çocuğu fidye olarak vermeyi kabul etmeliyim. 
Ofisimde Auschwitz'e böyle sembolik bir dönüş yaşadıktan sonra, baba için yas tutma kaldığı yerden devam edebildi; Adam ve Alman eşi, birbirleriyle evlenmelerinin ardındaki bilinçdışı nedenleri keşfedebilirlerdi artık; kızın psikolojik özgürleşmesi de, ciddi olarak başlayabilirdi.
Bion meselesine gelirsek, Husserl'e atıfta bulunmayışına zaten değindim. Ne var ki, bu soruya, benim ne tür eğitimler aldığımı ve psikanaliz pratiğimde fenomenolojik tutumu kullanmama nelerin imkân verdiğini gösterecek başka bir yanıt verebilirim.
Ben, psikanalist olarak eğitimimi ilk ve öncelikle resmî psikanaliz enstitülerinde aldım: Anna Freud Center ve New York Freudian Society, bugünkü adıyla Contemporary Freudian Society.
Sonrasında, Husserlci fenomenolojik psikoloji araştırmacısı Amedeo Giorgi'nin yanında fenomenolojist olarak eğitim gördüm. Giorgi, ben onunla tanışmadan çok önce, Pittsburgh'daki Duquesne Üniversitesinde Psikoloji Bölümü başkanlığı yapmıştı. Giorgi'den, ki ona genelde Andy olarak hitap edilir, Beşeri Bilimler olan fenomenoloji ve yorumbilim eğitimimi aldım. Husserl'in, Heidegger'in, Merleau-Ponty'nin, Bachelard'ın ve daha pek çok ismin düşüncelerini Andy ve arkadaşlarından dinledim. Kitapta bundan doğrudan bahsetmesem de, Husserlci psikolojik dinleme tutumunu psikanalitik çalışmalarımda nasıl kullanacağımı ve göstereceğimi, sistemli bir biçimde öğrendim.
Dilerim sorularınızın büyük bir kısmını yanıtlayabilmişimdir.
Nihayetinde, vermek istediğim mesaj şu: Psikanalitik yorumdan önce disiplinli bir tasvir yapmak, hastanın tedavideki sağaltıcı yeniden yapılandırmasına sadık kalan güçlü bir psikanalitik hikâye yaratır.
- Bitirmeden önce size teşekkür etmek isterim. Kitabınızda bir vakayı kapsamlı olarak sunmanız, tecrübeli bir psikanalistin nasıl düşündüğünü göstermeniz bir yana, beni düşünmeye ve yeni metinler okumaya teşvik ettiniz. Kitabı bitirdiğimde, Hartmann ve fenomenoloji üzerine daha fazla okuma ihtiyacı duydum. Umarım ortaya attığınız genital ve anal klaustrum, özdeşimin çifte açmazı gibi pek çok kavram, bunlara ihtiyaç duyanların düşüncelerine katkı sağlar. Sizden, en kısa sürede, daha fazla haber almak isteriz.
Rica ederim!
İngilizceden çeviren: Barış Ö. Şensoy ve Elif Okan Gezmiş
*Barış Özgen Şensoy Klinik psikolog, Psikoterapisttir. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Lunar Psikoterapi Merkezinde çocuk, ergen ve yetişkinlerle psikoterapi çalışmalarına devam etmektedir.


Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.