İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

MANİK-DEPRESİF PSİKOZLAR VE NESNEYLE KURULAN İLK İLİŞKİLER

BELLA HABİP

Bu metin 4 Mayıs 2009 tarihinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Araştırma ve İleri Eğitim Merkezi (BARİLEM) tarafından düzenlenmiş olan konferansta sunulmuştur.

(c) Metnin yayın hakları yazara aittir. Alıntılarınızda lütfen şu şekilde belirtiniz:

Habip, B. (2009). Manik-Depresif Psikozlar ve Nesneyle Kurulan İlk İlişkiler. İstanbul. www.psikesitanbul.org

Öncelikle beni buraya davet eden herkese, özellikle de psikanalitik bakış açısını psikiyatri pratiğine de yansıtmış psikiyatri uzmanlarına teşekkür ederim.Bugün burada size, manik-depresif psikozları psikanalitik bir bakış açısıyla ele almak üzere, özellikle kayıp ve yas bağlamında  konuşmaya geldim. Amacım burada manik-depresif  psikozlardaki ruhsal işleyişin mekanizmalarını ele almak ve tabii mümkün olabildiği kadar sizlerin pratiğine de yansıyabilecek birkaç öneri getirebilmek. Hastane ortamında bu tür psikozları biyolojik yöntemlerle tedavi ediyorsunuz. Ama salt biyolojiyle de yetinmiyorsunuz. Hastanın sosyo-kültürel çevresini de anlamaya çalışıyorsunuz ve özellikle de aile bireylerinin de tedaviye yönelik işbirliğini sağlamaya çalışıyorsunuz. Böylece uyguladığınız biyolojik tedavi bir dizi karmaşık psikolojik sürecin içinde yer alıyor.

Biraz önce ruhsal işleyiş dedim, belki bu kavramdan yola çıkabilirim. Ruhsal yaşamımız, düşünme edimlerimiz, karar verme mekanizmalarımız doğumla birlikte, hatta doğumdan önce anne rahminden itibaren harekete geçen bir süreç. Bebeğin kaotik de olsa bir ruhsal yaşamı var. Anneyle kurduğu ilk ilişkide, -burada memeyle kurduğu ilk ilişkide demem daha doğru olacak zira bebek henüz anneyi bütün bir nesne olarak algılamıyor- bebek bir dizi ruhsal diye nitelendireceğimiz heyecan, duygulanım yaşıyor. Meme bebeğin dünyayla kurduğu ilk ilişkinin öznesi, hatta meme bebeğin dünyasıdır denilebilir. Başlı başına bir dünyadır meme bebek için.

Herhalde bu girişle sizlere Klein'dan söz edeceğimi anlamışsınızdır. Ruhsal yaşamımızın en belirgin özelliklerinin bebeğin memeyle kurduğu ilişkide olduğunu ileri süren Klein, Freud'dan tabii önemli bir miras almıştı. Bu mirası tabii burada ele almam olanaksız; yalnız buradaki sunumumla bağlantılı olduğunu düşündüğüm "ruhsal gerçeklik" kavramıyla yetinebilirim. Biliyorsunuz Freud'un ilk keşiflerinden biri histeriklerin sergiledikleri bedensel semptomların hep bir anlam taşıdığı üzerineydi. Bu anlam da genellikle dışarıdan kolayca anlaşılan cinsten değildi, yani gizliydi. Genellikle cinsel içerikli olan bu anlamlar hastaların kendilerinin de bihaber olduğu başka bir dünyaya işaret ediyordu. Örneğin Anna O. vakasında Anna'nın bedensel şikayetlerinin birçoğu hasta babasına baktığı zamanlardaki anılarına tekabül ediyordu ve beklenen bir ölümün habercisi gibiydiler. Anna mesela halüsinasyonlarında kurukafa görmüştü. Ya da kısmi felçle hareketsiz kalan uzuvları yine babasının yatalak zamanlarındaki beden temsiliyle yakından ilişkiliydi. Yani baba yatalaktı ve hiçbir yeri kımıldamıyordu; Anna'nın da birçok uzvu kısmi felç halindeydi. Bir anlamda Anna O. bedeninde babasının arazlarını taşıyordu denilebilirdi. Yani iç dünyasında baba nesnesini bir iç nesne haline getirmiş, içe atmış, introjekte etmiş ve o nesneyle özdeşleşmişti. Böylece iç dünyasında babasını yaşatmaya devam ediyordu. Ama bu baba hastalıklı ve zulmedici bir babaydı, zira Anna'nın korku ve endişeleri had safhadaydı. Klein'ın terimleriyle söylersem, Anna başarılı bir yas sürecini tamamlamış olmaktan çok uzaktaydı. Başarılı bir yas süreci, yası tutulan kayıp nesneyi iyi bir nesne olarak benliğe yerleştirmek ve onunla özdeşleşmekten geçer -ki bu konuyu manik-depresif psikozlar bağlamında birazdan ele alacağım.

İşte biraz önce sözünü ettiğim ruhsal gerçeklik, Klein'ın yapıtında iç nesnelerle dolu bir yaşama işaret ediyor. Bu yaşam bebeklikten itibaren, hatta anne rahminden itibaren şekillenmeye başlıyor ve her zaman dış nesnelerle kurulan ilişkilerle bire bir örtüşmüyor. Örneğin Klein tedavi ettiği çocuklardan birinde çok acımasız bir üstbenliğe işaret eden derin bir suçluluk duygusu tespit etmişti. Oysa çocuğun anne-babası modern eğitim taraftarı idiydiler ve çocuğun üzerinde duygulanımsal bir baskı yaratmamaya özen gösteriyorlardı.

Şimdi gelelim Klein'ın kuramındaki bebeklerin ruhsal yaşamına. Bildiğiniz gibi Freud ruhsal hastalıkların ve genel anlamda ruhsal yaşamımızın ve karakter ve kişilik oluşumumuzun temelinde çocukluğumuzdaki yaşantıların etkisini vurgulamıştı ve özellikle de çocuğun çaresizliğini ve çocuğun ebeveynine ya da onu büyüten yetiştiren kişilere olan mutlak bağımlılığının nevrozların oluşumundaki temel etkisini göstermişti. Evrensel bir karmaşa olan Oidipus karmaşası tam da çocuğun ebeveyn karşısındaki güçsüzlüğünü ve çaresizliğini anlatmaktadır. Klein ise bu karmaşanın daha eski yön ve zamanlarına iner ve yanlız çocukları değil doğrudan bebeklerin de coşkusal yaşantılarını ele alır. Burada coşku sözcüğünü kullanıyorum zira söz konusu olan sadece duygu ve duygulanımlar değil aynı zamanda da bedensel içerikli duyum ve ön-düşünce biçimleridir ki birazdan sizlere onları anlatacağım. Klein bu ön-düşünce biçimlerindeki kimi saplanmaların ileride oluşacak psikozların temelinde olduğunu ileri sürer.

Klein'a göre doğumdan itibaren bebek kaygı, endişe duyabilen, buna karşı savunma mekanizması kullanabilen ve ilkel de olsa hem gerçeklikte hem de düşlemde nesne ilişkileri kurabilen bir benliğe sahiptir. Ama tabii doğumun ilk günlerindeki bebeğinkiyle, 6 aylık bebeğin benliği aynıdır denilemez. Tabii bir de yetişkinin birleşik benliği de apayrıdır. Klein bebekteki benliğin, dayanılması güç bir kaygı taşıdığını ileri sürer. Bebek bir yandan gerçekliğin dayattığı şokla, diğer yandan da içeriden işleyen ölüm dürtüsüyle başa çıkmak zorundadır. Bu kaygıya karşı savunma yöntemi olarak benlik dışarıya yansıtmayı, dışarıya fırlatmayı kullanır. Benlik ikiye bölünür ve ilk nesneye, yani memeye içinde ölüm dürtüsü bulunan benliğin bir kısmını fırlatır ve onu memenin içine yerleştirir. Burada ölüm dürtüsü derken bebeğin sadizmini ve memeyi parçalayarak yiyip yutan sadist nitelikli bir imgeyi de aklınızda tutmanızı öneririm. Böylece meme bu ölüm dürtüsünü içerdiğinden bebek için tehlikeli ve tehdit edici bir nesneye dönüşür. İlk zulmedici nesne işte böyle ortaya çıkar. Ama tabii dışarıya fırlatılan sadece bu ölüm dürtüsü değildir; benlik aynı zamanda libidosunun bir kısmını da memeye fırlatır ve ideal nesnesini oluşturur, ideal nesnesiyle libido nitelikli bir ilişki kurar. Tabii bu şematik bir biçimde size tasvir ettiğim durum bebeğin memeyle kurduğu yaşantısının farklı vechelerine işaret eder. Meme verici, doyurucu ve memnun edici olduğunda bebek için ideal nesne yerine geçer. Meme erteleyici ve yoksun bırakıcı olduğunda ise biraz önce anlattığım yansıtma mekanizması ile zulmedici bir nesneye dönüşür. Ama bu evrede bu iki meme aynı meme değildir dikkat ederseniz. Bölme mekanizmasıyla bebek bir yandan iyi ve ideal nesnesini, bir yandan da kötü ve zulmedici nesnesini yaratır. Yaratır diyorum ve burada önemle altını çiziyorum zira ruhsal yaşamımızın başlangıcı Klein'a göre, bebeğin memeyle kurduğu ilk ilişkisinde, bu ilişkinin niteliklerine göre kendi yarattığı bir alandır. Bir diğer önemli husus da bebek bu ruhsal yaşantıyı öncelikle dışarıda yaratır, yani meme üzerinden geçerek, dışarıdaki bir nesneden geçerek ilk ruhsal alanının temelini oluşturur. Bu dışarıda yaratılan ruhsal alan yavaş yavaş bebeğin benliğine içe atma yoluyla, benliğin içinde yaşam bulmaya başlar. Yani bir başka deyişle ruhsal işleyiş, ruhsal hayat ya da ruhsal gerçeklik önce benliğin dışında şekillenir ve şekillendiği biçimde içselleştirilir. İşte yaşamın ilk dönemindeki paranoid-şizoid konumu Klein böyle tarif eder, zira burada baskın gelen kaygı biçimi paranoid niteliklidir, ve benliği niteleyen evre de şizoid evredir zira bölme, bölünme yoluyla kendini ifade eder. Klein bebeğin bu ilk 6 ayını kapsayan evresine önce "evre" sonra "konum" adını verecektir, zira bu konumdaki yaşantılar salt o evreye mahsus kalmaz, yaşamın bütününe yayılır ve benliğin baş edemediği kimi zorluklarla baş edebilme biçimi olarak ortaya çıkar. Manik-depresifin baş edemediği zorluklara birazdan geleceğim.

Paranoid-şizoid konumun başlıca savunma mekanizmaları biraz önce belirttiğim içe alma ve yansıtma mekanizmaları. İyi olan içeri alınır, kötü olan dışarı atılır. Ama bu tabii yine şematik bir anlatım zira kimi zaman iyi olan da dışarı fırlatılıp içeri alınmış zulmedici bir nesneden korunmaya çalışılabilir. Keza kötü ve zulmedici bir nesne de kontrol amacıyla içeri alınabilir. Burada amaç ideal nesneyi zulmedici kötü nesneden mümkün mertebe uzak tutmaktır, dolayısıyla kontrol altında tutmaktır. Zulmediciler kimi zaman dışarıdan gelen bir tehlike şeklinde algılanabildiği gibi, hipokondriyak kaygılar biçiminde, içeriden gelen bir tehlike şeklinde de algılanabilir. Bazen zulmedicilik çok aşırı olduğunda benlik onları inkâr etme yoluna gider ve tümgüçlülüğü kullanır. Tümgüçlü bir şekilde tüm zulmedicileri yok etmek bu inkârı temellendiren bir unsurdur. İnkâr etmeyi yok etmek olarak düşünürsek temelindeki saldırganlığı daha iyi görürüz. Bu mekanizma zulmediciyi idealleştirmeye kadar gider. Bazen benlik bu psödo ideal nesneyle özdeşleşebilir.

Dikkat ederseniz Klein'ın, bebeğin ilk aylarındaki ruhsal yaşam tasviri cehennemvari bir yapıya sahip. Freud'un tasvir ettiği bebekliğin kayıp cennet olduğu yönündeki kurgularından çok farklı bir durumla karşı karşıyayız. Bu arada bir parantez açayım: Freud'un anneliği ve anneyi ülküleştirmiş olduğu artık çağdaş psikanalistler tarafından sık sık vurgulanan bir olgudur. Biraz tabii karikatürize edersek, sanki Freud'un bebeği, cehenneme anneden koptuktan sonra  baba sorunsalıyla girer. Ondan önce sanki her şey süt limandır. Klein'ın bebeği ise düşmanlarla savaşıyor, korkularını yenebilmek için kendine ideal bir nesne yaratıyor, kimi zaman bu korkularla baş edebilmek için inkâra başvurup, tüm zulmedici öğeleri toptan yok ediyor. Anne henüz bütün bir kişi değil, yani kimi zaman iyi kimi zaman da kötü olabilen tek bir kişi değil, kısmi nesneden oluşmuş ya çok iyi ya çok kötü iki anne var. Tüm bu saydığım savunma mekanizmaları, özellikle de içe atma, dışarıya fırlatma ya da yansıtma, hem biraz önce sözünü ettiğim bölmeyi, yani iyilerle kötüler arasındaki bölmeyi sağlamaya yarıyorlar, yani bir yandan ideal bir nesnenin varlığını sürdürmeyi ve onu zulmedici nesnelerden korumayı hedefliyorlar; bir yandan da ayrılığı engelliyorlar, yani bebeğin memeden ya da anneden (bu ikisi bebek için aynı şey) kopmasını, ayrılmasını engelliyorlar. Düşünün sürekli birisinden bir şey alıp içinize atıyorsunuz, ya da tam tersi kendi içinizden bir şeyi (iyi ya da kötü) kalkıp o nesneye atıyorsunuz. Ayrılmak değil, neredeyse tüm bu düzenek ayrılmamak üzerine kurulu, ki burada yansıtmacı özdeşleşim mekanizması devreye giriyor ve bebek bu mekanizma sayesinde annenin içinde yaşamaya devam ediyor. Bu nasıl oluyor derseniz... Bebek bir nesneyi yansıtma yoluyla annenin içine yerleştiriyor ve bu yolla meme-anneyi içeriden kontrol ediyor. Meme-annenin tüm düşünce, tepki, duygu ya da duygulanımları, bebeğin annenin içine yerleştirdiği bu nesne tarafından şekilleniyor. Sonuçta anne ile bebek arasında bir iletişim ağı kurumuş oluyor. Bu mekanizma anne ile kurulan ilk bağı temsil ettiği gibi patolojik durumlarda nesneyi mutlak bir şekilde kontrol etmeyi de hedefliyor. Manik-depresif psikozlardaki nesneyi mutlak bir kontrol altında tutma çabası işte bu mekanizma sayesinde oluyor. Belki klinik çalışmamızda bu mekanizmayı daha etraflıca ele almamız mümkün olabilir.

Biraz önce bebeğin nesneden ayrılmama üzerine kurduğu düzeneklerden söz ettim. Ayrılmamaya çalışmak demek, kaybetmeye ve dolayısıyla nesnenin yasını tutmaya karşı olan bir hareket. Klein tüm yas süreçlerinin prototipinin bebeğin memeden kesilmesinde yattığını ileri sürer. Memeden kopmayla birlikte bebek depresif konuma adımını atar ama paranoid-şizoid evrenin etkileri tüm şiddetiyle hüküm sürmektedir. Klein'a göre iyi ve mutlu deneyimler kötü ve yoksun edici deneyimlerden nicelik ve nitelik olarak fazla ise, bebeğin ilkel benliği daha az bölme mekanizmasına başvurur, iyi ve kötü nesne birbirlerine daha çok yakınlaşırlar ve yansıtma yoluyla zulmedicilerle savaşma daha az başvurulan bir yöntem olur. Bebek tedricen daha birleşik bir benliğe sahip olma yolundadır. Korku ve dehşet duyguları azalır, ki bu bebek gözlemlerinde de doğrudan izlenebilen bir olgudur. Bebek kendisi ile nesnesi arasındaki farkı, yavaş yavaş fark etmeye başlar. İşte burada depresif konuma giden yol açılır. Depresif konumun özelliklerine geçmeden önce manik-depresif psikozluların bu konuma ulaşabildikleri ama yas, kayıp, nesneye karşı duyulan bağımlılık duyguları gibi duygularla baş edememekten ötürü bu konumun hakkını yeterince veremedikleri, ve bu duygulara karşı patolojik savunma mekanizmaları kullandıkları söylenebilir.

Öncelikle "depresif" sıfatını ele almakta fayda var. Buradaki depresif psikopatolojideki depresyonla eşanlamlı değil. Depresif konum terimi suçluluk ve hüzün duyguları duyma yeteneğine gönderme yapar ve melankolik bir depresyondan çok farklıdır. Patolojik depresyon aksine depresif konumun başarısızlığından kaynaklanır. Klein'a göre çocuk 6. ayının sonunda annesini bütün bir kişi olarak algılayabilir. Depresif konum bu değişimle başlar. Nitekim nesne bütün olduğunda onun kaybı da kendini o derece hissettirecektir. Klein "bütün kayıp"tan söz eder. Aynı zamanda nesneye yönelik endişe ve kaygı duyguları da mümkün olabilir ve nesneyle özdeşleşmenin yolları açılır. "Bütün" anne sürekli bir tehlikeye maruz nesne olarak hissedilir.

1952 yılında Klein bu konumu birleşik anne-baba imagosundan hareket ederek daha da netleştirir. Bu imagonun ayrışması doğrudan ve ters Oidipus karmaşalarına giden yolu açar. Depresif konumun başladığı evre Oidipus karmaşasasının oluşmasının da habercisidir. Klein'a göre bebek anne-babayı birleşik bir biçimde algılar ve onları arkaik bir ilk sahne içinde sadist nitelikli düşlemlerle tahayyül eder. Bu iki imagonun ayrışması anne ve babanın ayrışmış cinsel kimlikleriyle de algılanmasına yol açar ki bu da Oidipusçu hareketin başlangıcıdır. Bu arada tabii psikomotor olgunlaşma ve kognitif gelişim sayesinde de, gerçek iyi nesnenin onarımı ve içe atımı sağlanmaktadır.

Depresif konumunu çalışan bebek, benliğinin içinde bütün ve kalıcı iyi bir iç nesneyi oluşturur: Bu çocuğun çiftedeğerlilik deneyimine adım atmasını sağlar. Çiftedeğerlilik burada olumsuz anlamda kullanılmamaktadır. Günlük kullanımda birisine çiftedeğerli dediğimiz zaman o kişinin kaypak biri oluğunu, değerlerini karşılaştığı durumlara göre ayarladığını, fırsatçı biri olduğunu düşünürüz. Klein'cı terminolojide çiftedeğerlilik aksine bebeğin bir üst konuma geçtiğini müjdeler. Anne hem iyi hem kötü olabilir. Kimi zaman iyi kimi zaman kötü olarak algılanabilir; ama bu hem iyi hem de kötü olarak algılanabilen anne artık tek kişidir. Bebek tedricen anneyi bütün bir kişi olarak içseleştirir. Bölme mekanizmaları azalır ve nesneyle özdeşleşme bütün olur. Şizo-paranoid evredeki benlik parça parça idi ve nesneyle yansıtmacı özdeşleşme ile karışmıştı. Oysa depresif konumda daha bütünleşmiş bir benlikle karşı karşıyayız ve bu benlik birbirine zıt çatışmalar içerir, zira iyi ve kötü birbirlerine daha çok yaklaşmışlardır. Klein bu çiftedeğerliliğin, bebek iyi nesnenin aynı zamanda kötüyü de içerebileceğini tanıdığı zaman mümkün olabileceğini söyler. Bütünleşme süreci aşk ve nefretin birleşmesi ve tümgüçlülüğün de tedricen terkedilmesiyle gerçekleşir. Bu konumda ortaya çıkan depresif kaygılar nesnenin zarar görebileceği endişeleri içerir ve nesneyi onarma istekleri ortaya çıkar. Manik konumdaki nesnenin horgörülmesi yerine bu konumda nesnenin ülküleştirilmesi ama körü körüne bir ülküleştirmektden çok, nesne için kaygı söz konudur. Bu ülküleştirilen nesne, yüceltme (sublimation) eğilimini de uyaracaktır. Depresif kaygıların başında nesnenin kaybı gelir. Nesneye karşı yapılan saldırıların içeriden kaynaklandığını gittikçe daha net bir şekilde algılayan bebek hakiki bir suçluluk duygusu ortaya çıkarır. Bu duygudan da acıma, pişmanlık, suçluluk ve onarım duyguları doğar. Daha önce kısmi olan, kişi parçaları olan nesneler şimdi ayrışmış ve bütün kişilerden oluşmuştur. Onlarla kurulan ilişki çiftedeğerliliği içerir ve onların içe atımı depresif bir üstbenliğin inşasına katkıda bulunur. Üstbenliğin iyiliği bu depresif konumdaki gerçek ve bütün nesnenin içe atımından kaynaklanır. Bu üstbenlik arkaik üstbenliğin acımasızlığını azaltır, onu yumuşatır.

M. Klein depresif konumdaki yas çalışmasının ilkel benliği zenginleştirdiğinin altını çizer. Bu konumdaki bebek bir dizi kayıp yaşamaktadır. Bebek dışarıdaki nesneleri içe alarak ve onlarla özdeşleşerek bir anlamda onları kaybeder, zira artık onlar eskisi gibi değildirler. Daha sonra nesnenin bağımsızlığı ve onun üzerinde mutlak bir kontrole sahip olamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek bebeği yeni bir yasla karşı karşıya bırakır. Sütten kesilme başlı başına bir yas çalışmasıdır zaten ve başarılı olduğu durumlarda bebek hızla simgeleştirmeye başlar. Simgelerle kendini ifade etmeye ve dolaylı ilişki kurmaya başlar ve anne ile kurduğu dolayımsız ilişkiden yavaş yavaş vazgeçer. Bu anlamda her yas bebek için yüceltim dolu kazanımların yolunu açar.

İşte tam da bu aşamada, yani kayıp ve yas çalışmasının ortasında, manik-depresif psikozlar bir çıkmazla karşı karşıya gelir. Bu çıkmaz yas çalışmasının başarısızlığa uğramasıyla manik savunmaların harekete geçmesidir. 1935 yılında Klein nesneyi onarmanın manik biçimlerini "manik konum" adı altında betimler. Manik konum tümgüçlülük içinde  onarmaya tekabül eder. Daha sonra 1940 yılından itibaren kuramında bu kavram ortadan kalkacak ve yerini manik savunmaya bırakacaktır. Manik savunmanın ruhsal amacı sadizmin doruğa çıktığı oidipusçu evrede, birleşik anne-baba imagosunun canlanmasına, içerdeki anne-babanın birleşmesine engel olmaktır. Hanna Segal'e göre manik mekanizmanın üçlüsü kontrol, zafer ve horgörmedir. Tümgüçlülük türlü yollarla iç nesnelere hakim olmayı ve kontrol etmeyi hedefler. Örneğin Benlik, nesnelerden kopmayı dener, iyi nesnelerin önemini inkâr eder. Aynı zamanda onlar üzerindeki kontrolünü eksik etmez. Nesneyle kurulan ilişki açgözlülükle betimlenir. Bir yandan bu onarma gayreti nesneyi eski haline döndürmeyi ve onu güzelleştirmeyi hedeflerken, bir yandan da onun üzerinde hakimiyet kurmak, onu geçmek ve aşağılamak, ona karşı zafer kazanmak gibi hedefle zıtlaşan eğilimleri de içerir. Tabii patolojik durumlarda tüm bu öğelerin abartıldığı durumlarla karşı karşıyayızdır, ki manik-depresiflerin kliniği bize bunu açıkça sergilemektedir.

Nesne üzerinde kurulan kontrol, nesnenin önemini inkâr etme, hatta onu aşağılama, ona karşı üstün gelme, galip gelme gibi zafer duygularının tümü kişinin kendi ruhsal gerçekliğinin inkârını ayakta tutmak için kurulan mekanizmalardır. Nesneye olan sonsuz ihtiyacı, küçük düşme ve önemsizlik duygularını aşırı karşılamak üzerine kurulan bu düzenekte, kayıp ve yas çalışması zulmedicilere teslim olma anlamını taşıdığından manik hasta tarafından şiddetle reddedilir. O hiçbir şey kaybetmemiştir, kaybedenler onun rakipleri, düşmanlarıdır.

Yas süreçleri benliğin ilkel dönemlerindeki kaygılarını harekete geçirdiğinden ruhsallığımız yeniden örgütlenme yolunu tutar. Her kayıp, bu kayıp soyut ya da somut bir kayıp olsun, bilinçdışımızda o kaybolan nesneyi yok ettiğimize dair, onu öldürdüğümüze dair bir bilgiyi de içinde barındırır. Ünlü psikanalist Abraham mesela ölüyü yamyamca yediğimize dair bir tespitte bulunmuştu. Melankolik hasta, kaybettiği nesneyi yamyamca yediğini, onu öldürdüğünü düşünen ve bu cinayetin altından kalkamayan kişidir ve umutsuzca nesneyle olan ilişkisini zulmedici bir uslupla devam ettirmektedir. Manik hasta ise aynı madalyonun öteki yüzüdür: Nesneyi öldürdüğünü kabullenmek bir yana, onu diriltip tekrar öldürür, tekrar diriltir, ve bunu bir şenlik havasına büründürür. Ama iyi bir klinisyen bu şenliğin ardında yıkıma uğramış ve parçalanmış benliği, ruhsal gerçekliğinden kaçan manik-depresifin sonsuz kederini, matemini görmezden gelemez.

İşte ben de bu yüzden manik-depresif psikozları nesneyle kurulan ilk ilişkinin niteliği çerçevesinde ele aldım. Nesneden kopabilmek ama aynı zamanda da değerini bilebilmek, onun ayrı bir kadere sahip olduğunu kabullenmek ve nihayetinde onun yasını tutmak sağlıklı bir ruhsallığın olmazsa olmaz ön koşuludur. İlk nesneyle olan bu karmaşık ilişkimizi klinik dehasıyla bizlere  çarpıcı bir şekilde betimleyen Klein'ın tüm yapıtı aynı zamanda kayıp ve yas üzerine kaleme alınmış  en değerli metinlerdendir. Hem maniyi hem de melankoliyi nesneyi kaybetmemenin bir yolu olarak açıklayan Klein'ın yapıtı, yas süreçleri üzerine yapılan katkıyı Abraham ve Freud'dan bir adım daha öteye götürecektir.

 

 

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.