İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

Marie France Dispaux
Çeviri: Cemil Altunbaş - Redaksiyon: Bella Habip

© Marie-France DISPAUX, « La neutralité à l’épreuve de la clinique au quotidien », Revue française de Psychanalyse, © PUF, 2007 n°3

Bu metin ilk olarak 14 -15 Ekim 2006 tarihinde Deauville’de yapılan “Tarafsızlığa ne oldu?” konulu konferansta sunulmuştur.



Giriş

Birkaç ay önce Jean Luc Donnet ve Françoise Coblence konusu “Tarafsızlığa ne oldu?” olan bugünkü Deauville konferansına katılmamı önerdiklerinde, konu hemen ilgimi çekmişti. Gerçekten de, son yıllardaki düşüncelerimin akışı içinden baktığımda, 2002’deki kongrenin Belçika Raporu’ndaki ortak girişte vermiş olduğumuz tanımdaki sürecin açılımına analistin katkısı açısından işleyerek tarafsızlık kavramını yeniden ele almayı düşündüm: “Analitik süreç, ortak bir analitik alanda ruhsallıkarası bir işleyiş yaratarak, iki ruhsallığın karşılaşmasının üzerine inşa olur”. Tarafsızlık kavramı bu açıdan bakıldığında ne olur?
Sözlüğe bakarak yolumuzu biraz değiştirirsek “tarafsızlık” kelimesinin değişik tanımlarının bir analist için pek de eğlenceli olmadığını görürüz: Bu tanımlar arasında, ne biri ne öteki, ne eril ne dişil, ancak aynı zamanda taraf tutmayan, yansız, aldırışsız ve uygunsuz anlamda, tatsız, ışıltısız, tutkusuz. Yeri gelmişken, Rey’in tarihsel sözlüğünde bulduğum ve tarafsızlık kelimesinin anlamlarından biriyle birleşen, aldırışsızlık tanımlarından birini hatırlatayım: taraf tutmayan. “Aldırışsız”ın anlamı Freud’un önerisiyle birleşiyor: Analist aldırışsız, kişisizleşmiş, içine girilemez olmalı. Bildiğiniz gibi, tarafsızlık kelimesi James Strachey’nin çevirisinde, 1924’te almanca indifferenz kelimesini neutrality ile çevirince ortaya çıktı (almanca parteilos kelimesinin tarafsız ya da aldırışsız olarak çevrildiğine dikkat edelim).  “İyi niyetli tarafsızlık” ifadesi ilk kez 1937’de Edmund Bergler tarafından kullanıldı ve özellikle Amerikan literatürü tarafından ve Fransa’da da, Daniel Lagache ve Sacha Nacht tarafından benimsendi.
Ancak biz Freud’a ve analistin seanstaki tavrına yönelik ifade ettiği paradokslara dönelim. Başlangıçta, Freud tarafından ileri sürülen analist için soğuk ve içine girilemez olmak zorunluluğu fikri herşeyden önce, amacı çağrışımların serbestliğine engel olmanın önüne geçmek ve yansıtma oyunlarına kendini serbestçe ifade etme imkânını vermek olan teknik bir tavsiyeydi. Nitekim Freud 1912’deki “Hekimlere Tavsiyeler” makalesinde, analistteki dalgalanan dikkat tanımıyla bağlantılı olarak, “Ameliyatı mümkün olduğunca ustalıklı bir biçimde yürütmek olan tek amaç için, her türlü duygusal tepkiyi ve hatta insani tepkiyi bir kenara bırakarak cerrahın örnek alınması”nı önerir.  Freud, duyguların bu gerekli soğukluğuna, sadece hasta için değil fakat aynı zamanda hekim için ve analistin kendisi için de koruyucu bir işlev atfeder. Gerçekten de, seanslardaki aktarım ve karşı-aktarımın yoğunluğu sağlıklı bir mesafe bırakmayı, bir geri çekilmeyi gerektirir. Böylece Freud bütün bu kurallar  “hastaya dayatılan temel analitik kuralın bir muadilini hekimin kullanımı için de yaratmış oluyorlar… Özetle, analistin Bilinçdışı’nın  hastanın Bilinçdışı’na karşı tavrı, telefon alıcısının ahizeyle ilişkisi gibi olmalıdır” diye ifade eder..  Bu kuralların aynı zamanda bilinmeze doğru bir açılma olduğunun da altını çizmek isterim: “Analist her türlü beklenmedik olguyla şaşırabilmeye kendini açık bırakmalı, kayıtsız bir tutumu muhafaza etmeli ve önceden tasarlanmış her türlü fikirden kaçınmalıdır”. Freud tarafından altı çizilen bir başka nokta da, analistin hastanın özgürlüğüne saygı duyması ve herhangi bir şekilde telkine başvurmaktan kendini alıkoyarak, kendi bakış açısını ona dayatmamasıdır.
1915’teki “Aktarım Aşkı Üzerine Gözlemler” makalesinde Freud’da “Karşıaktarımı sıkıca tutarak elde edilen” aldırışsızlık kavramının, “Hastadaki çalışmayı ve değişimi kolaylaştıran itici güçler olan ihtiyaç ve arzuların sürüp gitmesini sağlamak” prensibine dayalı perhiz kuralı kavramıyla ilişkilendirilmesi beliriyor. Bu konunun derinlemesine işlenmesine bakmak için Michèle Jung Rozenfarb tarafından verilen “Tarafsızlık Ve Perhiz Arasında: Çerçeve Tarafından Yapılan İtiraz” konulu konferansa bakmanızı öneriyorum. 1923’teki “Psikanaliz ve Libido Kuramı” adlı çifte makalenin “Yorum Sanatı. Psikanaliz” isimli bölümde Freud bu ilkeleri yeniden ele alıyor. Aynı biçimli dalgalanan dikkati, inceliği ve yansızlığı burada bir kere daha birbirleriyle ilişkilendiriyor. Aynı makalenin ilerleyen kısımlarında Freud, analistin hastanın biricikliğine saygı duyması, kendi şahsi ideallerine göre onu biçimlendirmeye çalışmaması, ona tavsiye vermemesi ve aksine analizanın girişkenliğini uyandırmaya çalışması gerektiğini,  üzerine basa basa tekrar eder.

Bu tavsiyelerle birlikte, Freud hastaya karşı sıcak bir sempati göstermenin ya da hissetmenin gerekliliğinden söz eder, ve rahip Pfister’e yazdığı bir mektupta, dirençleri artıracak soğuk ve pasif bir tutum göstermemenin gerekliliği üzerinde durur. Ayrıca Freud’un analizlerinde tarafsız olmaktan uzak olduğunu biliyoruz, gerekirse gidip heykelciklerinden birini alarak ya da Sıçan Adam analizinin günlüğünde yazdığı gibi ona kahvaltı ısmarlayarak hastayı çağrışım kurmaya davet etmiştir! Freud birçok kere de, doğru olmanın önemi ve analitik ilişkideki hakikat sevgisi üzerinde durur.
Bu teknik tavsiyelerin içinden iki temel hususu aklımda tutacağım: Hastanın oluşumlarına karşı olduğu kadar analistinkilere, yani Freud’un kendi tabiriyle “kendi bilinçdışına” karşı da açık olmak ile, tarafsızlık ve dalgalanan dikkat arasındaki bağ. Ancak bu tarafsızlık, az önce gördüğümüz gibi, hastaya karşı ne sempatiyi ne de gerçek bir yatırımı engellemez. İkinci bir husus da, kendi görüşlerine göre onu şekillendirmeye çalışmadan hastanın biricikliğine saygı duymanın gerekliliğidir. Başka bir deyişle Freud’da, öznel kimlik ve öznelliği sahiplenme çalışmasının ancak zorunlu bir tarafsızlık içinde yapılabileceği fikrini görüyoruz.
A. Green iyi niyetli tarafsızlığı, sözde hoşgörülü ve yapmacık bir söylemde bulunmamaya dikkat ederken, hem hastaya karşı hem de kendi bilinçdışı oluşumlarına karşı yılgınlık veya kızgınlık taşımayan, ruh halindeki müsaitlik ve düzenlilikten oluşan anlayışlı bir alıcılık olarak tanımlarken, Freud’un en yakınında bulunmuş oluyor.
Tarafsızlıkla doğrudan ilgili çok az metin bulabildik, ancak tabii ki konu neredeyse bütün literatürün içine sinmiş durumdadır. Bununla birlikte, tarafsızlıkla ilgili varolan metinleri gözden geçirirken bunlardan dördünün Belçikalı meslektaşlarımdan, en yenisi Maurice Haber, ayrıca Jacqueline Godfrind ve birkaç yıl önce kaybettiğimiz merhum Jim İnnes-Smith’ten,  geldiğini tespit ettim. Bu meseleye duyduğum bugünkü ilgimin köklerinin cemiyetimizin ortak bir derinlemesine çalışmasında, analitik ilişki üzerindeki çalışmalarımıza ve düşünmelerimize bağlı derinlemesine çalışmasında bulunduğundan eminim. Gerçekten de, herbiri tarafsızlığı karşı-aktarımla karşı karşıya koyarak yeniden sorguluyorlar. Jim İnnes-Smith, analistin iletişimin  özü olan yansıtma ve yansıtmalı özdeşleşme oyunlarına sürekli uyum sağlamak zorunda olduğu tedavinin dinamik ortamında çoklu bir tarafsızlık olduğunun altına çizer. Tarafsızlığın özellikle üç yönünü ele alır: Analistin hastanın söylemi karşısında, kendi işleyişi karşısında ve kendi nesneleriyle ilişkili olarak muhafaza etmek zorunda olduğu tarafsızlık. Ancak, Smith’e göre, diğerlerinin hepsini içine alan tek bir tarafsızlık var, o da Winnicott’un ardından “profesyonel tutum” diye adlandırdığı, Jean-Luc Donnet ve Françoise Coblence tarafından bu konferansın argümanı içinde yeniden ele alınan tanımdır. Analizi diğer bütün terapötik yaklaşımlardan farklılaştıran ve hastayla ilk temastan itibaren görünür olması gereken bu tarafsızlıktır: “Bilinçdışı karşısında belirli bir alçakgönüllülüğü, ötekinin iletişimi için bir saygıyı, bekleme ve şaşırtılma yeteneğini… içerir –diye tamamlarken Jim bir başka paradoks olan şunu ekler: böyle bir tarafsızlık tarafsız değildir”. Jacqueline Godfrind’e göre tarafsızlık, karşı-aktarımla beraber bir o yana bir bu yana salınarak analistin durumunun öncelikle tarafsız olacağı bir sükûnet yanılsamasını paramparça eder. Ancak, tarafsızlığı analistin aralıksız devam eden ruhsal derinlemesine işlemesinde ona yön verecek paradigmatik bir serbestleşme tutumu olarak tasarlamayı önerir. Godfrind bize: “Tarafsızlığın, hastasıyla beraber hissetmenin, eylemin ve düşünülebilirin sınırlarıyla karşılaşmayı kabul eden analist için  aynı zamanda kaçınılmaz bir gereklilik ve sürekli bir kazanım” olduğunu söyler. Maurice Haber ise, analistin karşı-aktarımsal taahhüdü karşısında tarafsızlığın ne olduğuyla ilgili onun da kendini sorguladığı daha yakın zamandaki bir yazısında, bunun sadece imkânsızlaşıp sonuçta derinlemesine işleme ve yeniden işleme işinde bir etik ve bir sorgulama rehberi olarak tasarlanıp tasarlanamayacağını soruyor.

Günlük uygulama içindeki analistteki tarafsızlığın sahip olabileceği yönleri ve ayrıntıları, “rastgele alınmış” seanslardan oluşan bir kesit içinde çevreleyebilmek için bu konuya bugün sizinle klinik açıdan yaklaşmaya karar verdim. Doğruyu söylemek gerekirse, karşı karşıya kalacağım karmaşıklığı başlangıçta küçümsedim, çünkü analistin tarafsızlığını en yakın biçimde çevrelemek isterken kesitin seçimsizliğinin bile başlangıçta göründüğünden daha zor olduğu ortaya çıktı; bir de özellikle psikanalistin kimliğindeki en temel olan şeyin yeniden sorgulandığını farkettim.
Yaptığımız tartışmalarda, seanslardan oluşan bir kesiti “rastgele almak” bize psikanalizde bir “araştırma” perspektifi sağlayabilecek bir proje gibi gelmişti: Kesit seçiminin tarafsızlığı, tarafsız bir tutumun yansıması olduğundan, “Birkaç  seans, hangileri olursa olsun” da Freud tarafından öğütlenen tutumun benzeri olabilir: “Duyduklarımızın hiçbirine özel bir önem atfetmemeliyiz ve benimsemiş olduğum ifadeye göre de, hepsine aynı “dalgalanan dikkat”i vermemiz uygun düşer”.  O andan itibaren “tarafsızlığın” bana, bir yandan da göz kırparak, bir oyun oynadığını göreceksiniz.



İlk Seans Ve Kesit Seçimi

Yaz tatiline üç ay kalmıştı ve ben seanslardan oluşan bir kesit için hala bir seçim yapamamıştım. Bu tarafsızlığa ilk müdahaleydi; bunu kabul ediyorum ancak seansları olabilecek en bütünlüklü halleriyle aktarabilmek için onların anlatımı konusunda olabildiğince özgür olmak istiyordum; bu yüzden kurumumuza fazla bağlı hastaların seanslarını dışarıda tutmaya karar vermiştim. Yani rastgele bir karar vermeye hazırdım ama garip bir şekilde hiçbir kesit bana uymuyordu: O sabah, arka arkaya gelen fazla terapist ya da fazla süpervizyon vardı, ya da akşam istediğim notları yazacak zamanım olmamıştı… Kısaca, ben karar veremeden zaman geçiyordu. Halbuki konferansımızın konusu düşüncelerimde gittikçe daha fazla yer tutuyordu, özellikle de o hafta, tam da grubumuzun Paris’te birkaç gün önce katıldığı tartışmalardan sonra.
İşte o gün, ismini Carla koyacağım kadın hastamın bunu bir önceki seans sırasında bir eyleme dökmeyle sınaması sonucu kafamda daha da artarak dönen tarafsızlık konusuyla kalakalmıştım.
Carla hakkında birkaç söz söylemek istiyorum, İtalyan asıllı kabına sığmaz genç bir kadın, neredeyse üç yıl önce panik atak krizleri ve kendi tabiriyle delirme korkuları yüzünde analize başlamıştı. Daha önce, bir ilaç tedavisiyle birlikte psikoterapiye devam etmişti. Bununla birlikte, terapiyi bıraktıktan sonra, kendini hala çok kırılgan hissettiği için daha da ileriye gitme ihtiyacı duymuştu. Carla aynı zamanda hem içinden geldiği gibi davranan hem de çok kıpırdayan, yatay konuma ve kendini çağrışım yapmaya bırakmakta zorluk çekmiş bir analizandır. Kesiti anlayabilmek için önemli evlilik sorunlarının olduğunu ve bu kış annesini kaybettiğini eklemem gerekiyor. Bir süredir evlilik sorunlarını ve bir sevgili edinme isteğini öne geçirerek yasla ilgili duygulanımlarına karşı mücedele ediyor.
Önceki gün bana, tam da seansın sonunda, bir parça da kışkırtarak,  -aynı zamanda psikiyatr da olan- eski kadın psikoterapistini “onu sadece görmek istediği için” görmeye gittiğini ve onun da “kendisini fazla çökkün bularak” ilaçlarını değiştirdiğini bana açıklamıştı. Kendi kendime: “Bir ayrılma öncesi pek de sıradan saldırgan bir hareket” demiştim ama aynı zamanda çabucak, yaptığının alışılmadık bir biçimde canımı sıktığını farkettim…
Aynı zamanda, havada duran bir dizi sorularla onu bekliyordum. Bir önceki gün Carla’nın, önceki terapisinden kalma ve kendini serbest çağrışımlara bırakmak için terketmekte çok zorlandığı bir hareketi olan, psikolojize ederek ve ussallaştırarak her düşünceyi yorumlama biçimine yeniden kapıldığını farketmiştim. Bu geriye dönüşün ne anlama geldiğini ancak seansın sonunda farkedebilmiştim. Böylece Carla yaptığı görüşmeyi ayrıntılara basa basa anlatır, eski kadın terapistinin yorumlarını, özellikle de bir sevgili seçmek konusunda “o en azından kendi fikrini beyan  ediyormuş”.Formülasyonumda memnuniyetsizliğim kendini belli etmeden nasıl müdahale edeceğimi bilemediğim için temkinli bir ihtiyatlılık ve sessizlik takındım, ancak aynı zamanda,  başka bir düzeyde benim kavrayamadığım başka birşeyin gerçekleştiğini hissediyordum. Kendi kaynayan düşüncelerime o kadar yoğunlaşmıştım ki Carla’nın sustuğunu farketmemiştim… Bir sessizlik süresinden sonra bana: “Pekalâ! Nasıl da iç çektiğinize bakılırsa benim yine çorba yaptığımı düşünüyor olmalısınız!”. “Çorba yapmak”, tam da onu karmakarışık yapan ve canlı düşüncesini ketleyen kendine dair bitmez konuşmalarını anlatmak için kullandığımız bize ait bir ifadedir… Ya iç çekmeler? Freud’un ifadesini kullanmak gerekirse karşı-aktarımımı “sıkı sıkıya tutmak” ve tarafsız kalmak düşüncesiyle o kadar doluydum ki bu iç çekmeleri gözden kaçırmıştım! Freud: “Bilimsel merak tedavinin zararına işler: analistin, tedavi sonuçlanmadan, önceden tasarlanmış düşünceleri ve kurgusal endişeleri olmamalı!” derken çok haklıydı.
Tarafsızlığım bana hem bir oyun oynamıştı hem de aynı zamanda bir göz kırpmıştı: Aynı zamanda karar da verilmişti, bu seans Deauville için dört seanslık kesitin de açılışını yapmıştı!
Bu arada, buradan hareketle, seansın rengi değişti… Carla aniden hüzünlendi… “Çorba yapmak, bu bana bu gece annemi rüyamda gördüğümü hatırlattı… kendisini ilk kez gördüğüm rüya… yani …. ölümünden bu yana”. Bu sefer kendisi iç çekiyor.
Rüya: “Denizdeyim, annemle babamın villasında… annem orada. Biliyorsunuz… ölmeden önce hasta olduğu zamanki haliyle değil… hayır, daha çok ben küçük olduğum zamanki annem: Orada ama aynı zamanda orada değil… uzakta… Ama yemek pişiren benim”. Bir tereddüt. “Evet, babam için yemek pişiriyorum”.
Carla ilk defa ailesinin yazlığına geri döner, bu kış gerçekleşen annesinin ölümünden bu yana ilk defa. Seansların hareketi daha açık hale geldi. Bu durum aynı zamanda yasla ilgili duygulanımlarına ve epey zaman bir zamandır ciddi mücadele verdiği oidipusçu duygularının yeniden ortaya çıkışına karşıdır. Oidipusçu arzular, rüyada neredeyse silinmiş olan kadın rakibe karşı zafer, eski kadın terapistine giderek bana yaşattığı ve hissettirdiği rekabeti de aydınlatarak, geçmişteki yoğunluğunu kazandı.


Tartışma

Tarafsızlık,  Rey’in sözlüğündeki tanımı olan: “Taraf tutmayan, herşeyin üstünde,  aldırışsız, yansız, parıltısız, tutkusuz” olarak alındığında, içsel durumumun hiç de tarafsız olmadığı kesin…
Bu seansın tartışmasında işlemek istediğim iki husus var: “Salt” tarafsız olacak bir kesit almanın imkânsızlığı ile “teknik” tarafsızlığım ve benden kaçan iç çekmelerim arasındaki karşıtlık.
Teknik açıdan tutumum tarafsızdı: Yaptıklarına dair herhangi bir yargıda bulunmadım ve temkinli bir sessizliği muhafaza ettim! Demin dediğim gibi, karşı-aktarımımı derinlemesine işleyecek zamanı kendime tanıma endişesiyle… Ancak Carla’nın eylemine bu sefer ben de eylemle karşılık verdim, iç çekmelerim benim yerime konuştu ve hissettiğim sinirlenmişliğimi ve heyecansal aşırı yüklenmişliğimi ele verdi. Carla bunları kendi ussallaştırmalarına yapılmış bir yorum olarak aldı. Bir önceki seanstan itibaren, bu seansın sonradan-etkisiyle (sonradanlığıyla), düşündüğümden daha da karmaşık olan bir iç içe geçmişlik olarak açığa çıkacak olan, annesinin derinlemesine işlenmesi gereken yası, oidipusçu arzularının yeniden güncelleşmesi ve bunların seanstaki aktarım ilişkisinde güncelleşmesi şeklinde bir aşırı yüklenme hissettiğim kesindi.
İç çekmelerin seansın malzemesiyle görünür bir bağı olsa da, aynı zamanda bugünkü konferansımız için bir kesite karar kılma zorunluluğunun bende yarattığı gerilimin bir ifadesiydi; kendiliğinden olan dalgalanan dikkatimi kısmen yitirmeme sebep olan bir gerilim. Halbuki, bir misilleme hareketi içinde müdahale olmaması için gerekli mesafeyi muhafaza etmiş, geri durmayı sağlamıştım.
Bu seansta benim için açıkça görünen şey, beni istila etmekte olan duygulanımları hissetmekle beraber muhafaza edebilmiş olduğum içsel mesafe, onda ve bende daha bilinçdışı bir düzeyde birşeylerin belirmesini sağlamıştır: Onda rüyasını hatırlamasını, bende ise muhafaza etmek zorunda olduğum tarafsızlık ve konferans için bir kesit seçmek şeklinde, iki gereklilik arasında sıkışmış olmaktan ötürü olan gerilimi farketmemi. Yaptığına dair yargımı askıya aldıysam da, sınırları bir süreliğine silikleşmiş olan iki ruhsallığımız -Kim kiminle rekabet halindeydi? Kim ne tarafından doldurulmuştu? -  karşılıklı birbirlerine bakmanın ve yeniden farklılaşabilmenin bir yolunu bulmuştu.
Ancak bu harekette anladığım başka bir şey de, seçimin “soyut olarak” yapılamayacağı ama şekillenmesi ve bir bakıma “ete kemiğe” bürünmesi gerektiği, sürecin kökeninde bulunan ruhsallıklar arası bu incelikli karşılaşmanın da “ete kemiğe” bürünmeden seansta tarafsızlık olmadığı için bir analitik karşılaşma anında yatırımlanmış olması gerektiğidir. Yönteme bağlı tarafsızlık ile analistteki çağrışımsal özgürlüğün barometresi ve kefili olarak görünen psikanalitik dinlemeye bağlı, içsel mesafe olan tarafsızlığı birbirinden farklılaştırmam gerektiğini farkediyordum.


İkinci Seans

Anna benimle iki yıldır analizde olan ancak birkaç yıl önce birinci  bir “analiz dilimi”ni tamamlamış olan, dinamik ve zarif bir genç kadındır. Zihinsel ketlenme sorunları olduğu ve parlak bir zekâsı olmasına rağmen işinde ilerlemekte ve kendini gerçekleştirmekte  zorluk yaşadığı için analize geri dönmüştü.
Anna bir önceki seanstan oldukça öfkeli olarak ayrılmıştı çünkü, söylediğine göre, onun ritmine saygı göstermiyormuşum… Kısaca anlatmak gerekirse, önceki gün       -penceresinden bir yangın gördüğü yakın zamandaki bir rüyasını bana düşündürten- parlak turuncu güzel bir elbiseyle, zarif bir biçimde gelmişti. Ancak, gelişiyle tezat olarak, seans parıltısız ve çok sessiz, kendisinde pek rastlanmayan bir tonda geçmişti… Bu sessizliği sorguladığımda kızmıştı. Seanstan sonra, içimde çifte bir sorgulama başlamıştı: Neden müdahale ettim? Hiçbir şey söylemeyebilirdim, seansın havası ağır değildi, sadece anormal parıltısızdı. Ama neden bana oldukça hafif görünen, ancak sorgulayıcı denilebilecek bir tespite böylesi sert tepkide bulunmuştu? Halbuki sadece: “Bugün pek sessizsiniz…” demiştim.
Anna divana uzanırken bana dün buradan canı sıkkın ayrıldığını hatırladığını, ancak nedenini hatırlayamadığını söyledi… Biraz arıyor, bulamıyor, sonra bir sessizlik, devam ediyor ve bana bir önceki gün bebeğiyle etkileşim halinde gözlediği bir anneden, onu çok kızdıran bir anneden bahsetti. Çok canlanmış olarak bana sahneyi bütün ayrıntılarıyla betimliyor: Bebek, halısının üstünde oynuyor ve odanın içinde keşfe çıkıyor, ancak oradan  ayrılır ayrılmaz anne onu durduruyor ve tekrar halısının üstüne koyuyor. Bir ara bebek halının dışına bir oyuncak fırlatıyor, onu aramaya çıkıyor ve annesi ona şöyle diyor: “Ah, beni böyle kandıramazsın! Halıdan çıkabilmek için bunu kasıtlı yaptın” ve otoriter bir biçimde onu tekrar halının üstüne koyuyor. Bana uzun uzun sahneyi ve artan sinirlenişini anlatıyor.
Ona: “Sonuçta, sizi tekrar halınızın üstüne koymak isteyen bütün bu kadınlara karşı kızgınsınız” diyorum. Gülüyor… “Şimdi hatırlıyorum, kızmıştım çünkü ritmime saygı göstermiyordunuz”… Sessizlik. “Kız kuzenimi de tekrar düşündüm -birkaç seanstır giysiler konusunun, büyükannesinde ve annesinin terzisinde yaptığı provalar dahil, mevcut olduğunu söylemem gerekir- Onun evine gittiğimde her zaman farklı giysiler giymiş oluyordum” ve bana çok sevdiği bir pantolonun dahil olduğu küçük takımı betimledi… “Teyzem ve kız kuzenim kıskanıyorlardı”.  Sonra çağrışımlar başka bir anıyla birbirini takip ettiler… “Bir gün, panayırda, tüylü kumaştan yapılmış bir tavşan kazandım, benimkisi turuncuydu, kuzenim de kazandı ama  onunkisi mavi bir tavşandı. Tabi ki kuzenim turuncuyu tercih ediyordu! O kadar ağladı ki ona benimkini vermek istedim ama öfkeyle reddetti… Onun istediğini kazanmış olduğum için kendimi suçlu hissetmiş olmalıydım”. “Turuncu elbiseli bir tavşan” diyorum. Bir sessizlik. “Dünkü elbisemi  mi kastediyorsunuz? Seansa gelmek için böyle giyinmek konusunda tereddüt etmiştim. (gülerek) Bu elbiseyle gözden kaçmıyorum!... Aslında, (düşünceli) müdahale ettiğinizde sanırım bunu düşünüyordum… Evet, sizinle ilgili kendi kendime: “Beni bu elbiseyle gördüğü için ne düşünüyor acaba?” diye soruyordum ve şak! annem gibi, sanki düşüncelerimi okuyabilmiş gibiydiniz…”. Seansın sonu. Kalkarken, divanın kenarında oturmuş ve halâ düşünceli olarak, şunları ekliyor: “Ve ben de bundan birkaç ay önce, kadınlarla rekabet halinde olmadığımı düşünürdüm!”.



Tartışma

Bu seansı ele alırken kendimize şu soruyu sorabiliriz: Tarafsızlık bir tür apaçıklık (besbellilik)  olarak karşımıza çıktığında neler oluyor? Paylaşılan bir işleme hazzı içinde kendiliğinden gelişen, ılıman bir seans oluyor. Geçmiş-bugün birbirine karışıyor ve çağrışımsal ritimlerimiz birbirleriyle uzlaşıyor. Burada, tarafsızlık teknik bir zorunluluk olarak siliniyor ve ancak bir arka plan olarak görünüyor, analistin içsel bir eğilimi olarak “kendiliğinden işliyor”. Jean-Luc Donnet bu durumda yöntemin, düşünmenin hazzı yararına silindiğini söyleyebilirdi.
Birkaç seanstır çağrışımlar daha renkli bir dürtüsel yaşama doğru açılıyor. Anna çok savunmacıydı ve analizin başında, herşeyi tek başına öğrenme gerekliliğiyle birleşmiş büyük bir hâkimiyet ihtiyacı vardı. Şimdi ise, dişilliğinin yavaş yavaş artan kabulüyle bağlantılı olarak gelişen daha esnek ve alıcı bir işleyişi var. Aynı zamanda, analistin tarafsızlığı, aktarımsal hareketi destekleyen ve yalnızca ilerleyen açılımını sağlayan bir alıcılık olarak en esnek haliyle serpiliyordu.
Bir önceki gün gözlemlediği anne-çocuk ilişkisinin gözlemine dair bu kadar canlı olan çağrışımları bize analitik ilişki ve orada ne olduğu konusunda güzel bir imge sağlıyor. Sahnedeki her karakterin kendi rolü var. Müdahale etmeden sahneye bakan ama tarafsızlık konumundaki analist gibi de heyecanlarını etkin biçimde hisseden bir gözlemci var; bir önceki seanstaki analistin başka bir imgesi olan, çocuğun gidip dünyayı keşfetmesini engelleyen anne var ama, keşif ve bilme arzusuyla cezbedilen bu meraklı küçük çocuk da var. Oyuncağını halının uzağına attığı son kesit bize makara oyununu hatırlatmıyor değil ancak onu buradaki oyunda, annesini oradayken “orada bulunmayan yapan” olarak görüyoruz. Bunu ölçmeden, çocuğun nesnenin varlığında yalnız kalabilme yeteneğini denediği bir anda, anne bu hareketi durduruyor ve onu kendine geri getirmek için araya giriyor. Annesi gibi, ben de seansta güncelleşen aktarım- karşıaktarım  hareketi içinde o anda hastanın annesiyle özdeşleşerek, bir önceki seansta çocuk tarafından orada bulunmayan yapılmaya kendini bırakmakta zorluk çeken bir anneydim.  
Tarafsızlığın, analistin derinlemesine terapötik katılımının nasıl da kefili olduğunun altını çizen Jacques Angerlergues’in görüşünü paylaşıyorum. Tarafsızlık, iyi niyetli ve güleryüzlü bir edilgenliğin temel  yapıcı unsurlarından biridir. Bu anlamda tarafsızlık, yalnızca anne nitelikli ve dişil bir konumdan ibaret değildir; aynı zamanda, tarafsızlık analistin hem bu sürece bütünüyle dahil olduğu, ki bunu çok özgürce yapılmış müdahalelerde hissetmek mümkün, hem de aynı zamanda, Harold Searles’in bir imgesini kullanarak, “katılımcı bir ihtiyatlılık” içinde gözlemci olduğu bu algılanamaz farkın içinde bir üçüncü alana açılıyor. Bu algılanamaz ama açıkça mevcut olan fark Anna’nın, seanslar ilerledikçe yavaş yavaş içselleştirdiği bu “gözlemci” farkla, yarı muzip, yarı ciddi bir bakışla kendine bakabilmesini sağlıyor.
Bunun gibi bir kesitte, analitik sürecin ikimizin ruhsallıkları arasındaki biricik karşılaşması içinde, iki seans arasında kendini inşa eden ve takip eden esnek bir hareket içinde açıldığını açıkça görebiliyoruz: Bende, karşı-aktarımım üzerinde bir sorgulama ve onda ise, sinirliliğinin nedeni ve “sinirlenmiş olduğumu biliyorum ama sebebini hatırlamıyorum” konusuyla ilgili sorgulamasındaki bastırması. Anne-bebek gözlemi anı içinde gözler önüne serilen ipucu orada.


Üçüncü Seans

Tabi ki dekor değişmiyor fakat , göreceksiniz, havada kökten bir değişim var…
Kendisini bekleme odasından almaya gittiğimde Francisco ayakta, bana sırtı dönük ve camdan bakıyordu… Gözlerinin üstünde kasket, çok bol bir pantolon, tişört ve ağzında sakızla, neredeyse ergenlik karikatürü gibi duran bir imge.  
Francisco 19 yaşında. İki kardeşin büyüğü, birkaç aylıkken bir Güney Amerika ülkesinde, çocukları olmayan ve çocuk sahibi olamayacak Belçikalı bir anne-baba çifti tarafından evlat edinilmiş. Kardeşi de iki yıl sonra aynı ülkede evlat edinilmiş. İlk aylarını yaşadıkları yetimhane onları evlat edinen aileye ne anneleri, ne de gerçek aileleri hakkında herhangi bir bilgi vermemiş. Geçen yıl, bir öğrenci değişim programı çerçevesinde, bir yıllığına Yeni Zelanda’ya gitmiş. Ancak hızla bir çözülme yaşamış. Okuldan ve kaldığı aileden tamamen kopmuş, berduş hayatı yaşamış, bankların üzerinde yaşamış, içmiş ve esrar kullanmış, imkân bulduğunda kokain kullanmış. Değişim programını düzenleyenler apaçık bir biçimde bu işin üstesinden gelemedikleri için, anne-baba gidip onu almışlar. Döndüğünden beri, zaten hızla bırakılmış olan iki ya da üç kez tedaviye alınma girişimine rağmen, kopukluğu bütünüyle devam ediyormuş. Grafik tasarımıyla ilgili bir yüksek okulun birinci sınıfına kayıtlıyken ilk ay dersleri bırakmış ve o zamandan beri, çoğunlukla yatağında yatarak, evde kalıyormuş. Bana mart ayında geldi, şimdi üç ay oldu. O zamandan beri kendisini terapötik görüşmeye alıyorum ve bu bizim yedinci karşılaşmamız. Anne-baba endişeliydi, bu durum onları da aşmıştı. Daha önceki tedaviye alma girişimlerinin başarısızlığı nedeniyle, bana daha çok savunma konumunda ve yılmış görünmüşlerdi. Onları -haklı olarak- endişelendiren özellikle iki konu vardı: Mezarlıklara Francisco’nun karşı duyduğu büyülenmesi ve berduş hayatına karşı hissettiği hastalıklı çekicilik…

Kendisi oturmadan önce, Francisco kibarca  oturmamı bekliyor, sonra koltuğa uzunluğunca yayılıyor, karın havada, gözler kasketi tarafından neredeyse örtülmüş ve mırıldanmaya başlıyor. La, la, la, pom, pom… mırıldanıyor… kışkırtıyor, ama aynı zamanda sıkıntısını maskelemeye de çalışıyor. Ben ise dikkatli ve rahat bir biçimde ona bakıyorum. Bir süre sonra, bana bakmadan, dişlerinin arasından konuşmaya başlıyor: “Annem, kendisine yine çaktığımı anlatmam gerektiğini söyledi bana … her zaman yatakta olduğumu… yani… mezarlıkta olduğum zamanlar hariç…” mırıldanıyor…
“Mezarlıkta?” İlk kez bana mezarlıktan bahsediyor…
“Evet işte, bir taşın üzerinde uzanarak…”
“Bir taş?”
“Bir mezar yani…”. Kızdığını görüyorum… mırıldanıyor. “Annem beni bundan dolayı kızdırdı, mezarlıkta olduğum için yine kızdı… ve çaktım…”. Bana yandan bakıyor -hiçbir şey söylemiyorum-  mırıldanıyor… vazgeçiyor… “Yani, çakmak, daha doğrusu itip-kakmak, bütün bu endişesiyle sinirlendiriyor beni…”. Ağır bir hava odaya çöküyor…
“Bu mezarlıkta sizi çeken bir şey var. Anlamak isterim…”
Anne-babam da anlamıyorlar… Tereddüt ediyor…. Manzara oradan güzel görünüyor, tepeler, tarlalar, sürüler görünüyor, sessiz sakin, aslında hiç de hüzünlü değil… Yeni Zelanda’da… Tereddüt ediyor… Orada bu yoktu, yeni bir ülke, büyük bir kültür farkı var… mırıldanıyor.

Orada işte, , üzerinde yattığı mezar ve sessiz sakin manzarayla Francisco iki dünya arasında … Hafif bir gevşeme hissediyorum.

“Belki de bu farklılık sizin için bir şok oldu?”
“Hayır ya, süperdi! Öyle iyiydim! Bir berduş, bağsız, her şeyi bırakmak istiyordum, anne-baba, aile, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı, güzel hayat yani…”.  Mırıldanıyor…

Kendi kendime konuşur gibi: “Evet, yeni bir ülke, büyük bir kültür farkı, başka bir dil… Bir kez daha..”dedim.
Mırıldanmayı bırakıyor: “Bir kez daha? Ne demek istediniz?”

“Sizin dinlerken ilk ayrılışınızı, Güney Amerika’yı, Belçika’ya gelişinizi, yeni bir dili düşünüyordum…”
“Ama çok küçüktüm! Bu söylediğiniz aptalca. İnsan o yaştakileri hatırlamaz ki!”

“Yani, sadece düşünüyordum” …Uzun bir sessizlik… Ton değişiyor ve bana diyor ki: “O kadar farklıyım ki, Belçikalılar’dan daha yavaş, kendi ülkemdeki gibi,  ama oraya da gittim, kendimi o kadar yabancı hissediyordum ki…”. Bir süre dokunmadığım bir sessizlik…

“Oraya gittiniz mi? Çok oldu mu?”
“Hayır, Yeni Zelanda’dan bir yıl önce. Ben, Yeni Zelanda’ya gitmek istemiyordum, anne-babam istediler, bizim çevremizde lise bitirme sınavından sonra bir seyahat yapmak hoş karşılanır, herşeyi en iyi şekilde yapmak istiyorlar… Ama ben, gitmek istemiyordum…”. Tekrar mırıldanıyor…
Birdenbire, bana tam karşıdan bakıyor: “Senaryo ilginizi çeker mi?”.
Biraz şaşırmış ama anne-babanın bana sinemacı olmak istediğini söylediklerini hatırlayarak: “Tabi ki ilgimi çeker”.
“Bir süredir, mezarlıkta olduğumda, aynı zamanda filme alıyorum. Mezarları çekiyorum. Bu bir köy mezarlığı, aileler var -bilirsiniz,  mezarların üzerinde, tarihler görülebiliyor- 200 yıldır orada olan aileler! İşte ben de insanların yaşamını hayal ediyorum, benim senaryom bu… Neyse, çok ilerlemedim, daha yeni başladım”.

“Orada, köyde, devam eden bir öykü var, kesinti olmadan…”
“Evet, Yeni Zelanda’da böyle değildi!”

Seansın sonu geldi ve her seferinde olduğu gibi, bir sonraki randevuyu belirlemek için küçük bir konuşma yapıyoruz. Gideceği sırada: “…DVD’niz var mı?” diye soruyor ama öteki kelimeyi anlamıyorum. Kullandığı ikinci terimi anlamadığım için: “…DVD’si?”. Biraz koruyucu bir tonda, beni rahatlatıyor: “Anlamamış olmanız normal, teknik bir şey. Biraz daha ilerlediğinde, filmimi size gösterebilir miyim diye bilmek içindi…”.


Tartışma

Tarafsızlık, sadece yüz yüzeyken değil de özellikle bağı koparma riski taşıyan bir ergen ile ne olur? Bağ kurma çalışması zorunlu olarak analist tarafından götürüldüğü durumlarda tarafsızlığa ne olur?
Kendini aldırışsız göstermek istediği görünümlerine rağmen, Francisco çaresizliği içinde beni çok duygulandırıyor. Yeni Zelanda’da kendini içinde batmaya bıraktığı melankolik zemin uzak değil. Seanstaki katılımım, kurduğum bağlar, bana sorduğu sorulara verdiğim etkin cevaplar, önceki iki seansta olduğundan tamamen farklı bir düzeyde işin içine katılan tarafsızlık ilkesini yeniden sorgulamaktadır… Alışıldık şekliyle bakıldığında, hiç de tarafsız olmadığım izlenimine kapılmak mümkün ancak, aynı zamanda, varlığımın dozu, ard arda “Evet, ilgimi çeker” şeklinde doğrudan ve yüksek sesle kendi kendime, “Tarafsız” bir tonda düşündüğüm zaman “kişisizleşmiş” olan konuşma biçimim, Searles tarafından tanımlanan katılımcı ihtiyatlılığa da,  kişisizleşmiş Üstbenlik işlemesiyle Pasche tarafından yeniden ele alınan çizgide, Freud tarafından altı çizilen “kişisizleşmiş” tarafa da benim için örnek teşkil etmektedir.Teması o kadar tuhaf ve  uzaktı ki, ilk görüşmelerimiz sırasında neredeyse ulaşılamaz olduğu izlenimini edinmiştim, bu yüzden ona sert davranmış olmamak için hem “gerçek” ve aynı zamanda  hem “mesafeli” bir orada olma dozuna karar vermiştim. Seans günleri için kendisine seçenekler sunarak -aslında şu anda yaklaşık 15 günde bir- görüşme yapmaya beni sevkeden de bu oldu, kendisine yaklaşılmasına izin vermesini sağlamak için. Daha önceki terapötik deneyimlerden hayalkırıklığına uğramış anne-babayı daha az ürkek hale getirmek gerektiğini de unutmayalım.
Burada özel bir psikanalitik çalışma düzeneği içinde, bir psikanalitik görüşmedeyiz ve karşılaşmalarımızın daha başındayız. Bir medya aracını, hayatın renklerini taşıyan sinemaya olan ilgisini, kopmaların olmadığı uzun bir tarihi olan ailelerle ilgili senaryosunu  kullanarak, Francesco’nun yavaş yavaş buna sahip çıkacağı biçimde bir kendi tarihini düşünme alanı açmaya çalışacak bir müdahale biçimini benimsemeyi gerekli buldum.
Francisco’nun kendini bir melankolik yalnızlık uçurumuna bırakmasına izin verme riski büyüktü: André Green’in sessizlik konusunda söylediklerini genişleterek, tarafsızlığın analistin seansta söylediği söz miktarından bağımsız olduğunu, ancak analistin seanstaki ruhsal çalışmasının yoğunluğu ile onun “katılımcı ihtiyatlılığı” arasındaki  farka bağlı olduğunu söyleyebilirim. Aynı anda bir kap ve düşünme olasılığına açılan bir perde olan bu farkın kendini gösterme biçimlerinden biri de analistin müdahalelerini formüle etmesindeki ölçülü tutumdur.


Dördüncü Seans

Bir değişiklik daha: Bu kez bir süpervizyon seansı.
İki kelimeyle söylenecek olursa, süpervizyona gelen hanım iki yıldır devam ediyor fakat hastasını ancak dört aydır görüyor. Şu anda tedavi haftada üç, yüzyüze sürdürülüyor, divana geçiş çalışılıyor ve muhtemelen eylül ayında gerçekleşecek.
Kırklı yaşlarda bir erkek olan hasta, analize son derece şiddetli kaygı durumları için gelmiş. Yetersizliklerle dolu bir kişisel öykü anlatmış ve haber vermeden gelen ve işi üzerinde ciddi sonuçları olabilecek şiddetli alkol alımı krizleri için endişeleniyormuş. Ayrıca, tam anlamıyla “silindiği” ve tıbbi olarak hiçbir şey tespit edilemeyen,  ekonomik bir aşırı yüklenmeye bağlı kısa devrede olduğu gibi, cansız düştüğü krizleri de varmış. Süpervizyon sırasında endikasyonu tartışmıştık ama böylesi bir narsisistik kırılganlık karşısındaki tereddütlerden sonra, süpervizyona gelen hanım ve ben, analiz için bir hazırlık zamanı olmasından yana olduk. Kendi açımdan ise, süpervizyona gelen kişinin böyle bir hastayı tutma becerilerine güveniyordum, çünkü başka bir vakayla yaptığı çalışmayı neredeyse bir buçuk yıldır takip ediyordum.

Bir önceki süpervizyon seansı sırasında, süpervizyona gelen hanım hastayı ayrılık konusu bağlamında işitmekte güçlük çekmişti. Çağrışımlarında bir yandan kendini aktarımda hastanın karısının olumsuz imgesinin -çok değişken kadın olan “karısı onu keyfince alıyor ve atıyordu”- yerine koymasının zorluğu ortaya çıktı. Aynı zamanda bunun kendi analizindeki ayrılık ve bağımlılıkla ilgili kendi aktarımsal hareketlerini kabul etmekteki güçlüklerine temas ettiği de ortaya çıktı. Süpervizyon seansı şu düşünceyle sonlanmıştı: “Bunun ne kadar inatçı olduğunu farkediyorum… ve dinlememi engellediğini”.

Seans
Hasta, haftanın ilk iki seansına gelmemiş ve şimdi, gelmediği zamanları bir hafta önce gerçekleşen arabasının çalınmasını takip eden olaylarla izah ederek, saatinde ama büyük bir telaş içinde gelmiş. Sigortanın gönderdiği bilirkişi öyküsüne inanmakta güçlük çekmiş: “Saflığım ona inanılmaz geliyor”.  Kendisini terketmeye karar verdikten sonra haber vermeden yeniden onun evine yerleşen ve üstelik evin yerleşim biçimini değiştiren karısından yeniden bahsediyor: fikrini sormadan, kendisinin pek sevdiği eski kanapesini kaldırarak yenisini almış… Babasının beraber yaşadığı yeni kız arkadaşının bütün resimleri, annesininkileri ama kendininkileri de -kardeşi ve o- ortadan kaldırdığı zamanki babasının dairesiyle çağrışım kuruyor. Artık resim de yoktu, iz de kalmamıştı.
Süpervize bana, hastayı dinlerken onun daha önce, 14-15 yaşlarındayken bir aydan fazla bir süre bir arkadaşında yaşadığını,  annesinin de  babasının da bunu ne farkettiklerini ne de bundan endişelendiklerini anlatmış olduğu hatırladığını söyledi. “Orada değildi”, o kadar. Bana, bu sefer hastanın değişiklik ve orada olmayış karşısındaki kaygısını duyduğunu ancak ne diyeceğini bilemediğini söyledi…  Yani müdahale etmeden devam etmesine izin veriyor.
Bilirkişinin sükûneti ve düzenliliği konusundaki şaşkınlığını ifade ederek ziyaretini yeniden dile getiriyor. Bir örnek veriyor: Bir ara, bilirkişi evrak doldururken kaleminin mürekkebi bitmiş. Yazmaya devam edebilmesi için ona bir tükenmez kalem uzatacakken bilirkişi hiç acele etmeden, kutusundan yeni bir mürekkep kartuşu aldı, boş olanla değiştirdi ve yazmaya devam etti… Süpervizyona gelen hanım hastanın bilirkişinin bütün hareketlerini ayrıntılı bir biçimde sırasıyla betimlediğinin altını çizdi.
Bunun üzerine süpervizyona gelen hanım seansta önceleme hakkında, devamlılığı sağlayarak duracak bir şeyi önceleme olasılığı hakkında bir müdahalede bulunur… Hasta, artık hiç yerinin olmaması ve yaşadığı bağ kopmalarıyla ilgili acılı duygusunu dile getirir. Süpervizyona gelen hanım ara vermeyi ama aynı zamanda eylülde yeniden başlamayı da yeniden ele alır ve çağrışımsal olarak, seansın bitiminden hemen önce hasta divana geçişten bahseder.



Tartışma

Süpervizyona gelen hanımla konuştuktan sonra, analitik tarafsızlığın süpervizyon çalışmasına uygun hale getirilmesini örneklendirmek için bu seansları kullanmak bana uygun geldi.
Bir önceki süpervizyon çalışması sırasında yapabildiği karşıaktarımsal çalışma, süpervizenin dinlemesini yeniden harekete geçirdi ve bundan dolayı hastanın çağrışımlarını keserek erken bir müdahale yapmasına neden olmadan, daha hareketli olmasını sağladı. Çağrışımları hastanın çocukluk dönemi kopmaları ve çaresizliğiyle uyum içindeydi ancak ilk önce onu takip etmeyi ve ister anne nitelikli isterse baba nitelikli olsun, yatırımlarında acımasızca eksikliğini hissettirmiş olan devamlılık açısından müdahale etmeyi seçti.  Bu karşıaktarımsal derinlemesine işlemeden sonra hem hastanın ürettiklerine karşı, hem de  sakin ve düzenli olan, ister baba nitelikli -zor bir durumu halletmek için geliyor- isterse anne nitelikli boyutuyla –“bakımın” devamlılığına çağrışım yapan- teskin edici temsili şekil olan,  böylece çift işlevi içinde “iyi niyetli tarafsızlığın” adeta resmi olan bilirkişinin temsili şeklinde biçim bulan, kendi çağrışımlarına karşı dinlemesini, alıcılığını ve müsait oluşunu yeniden bulmuştu.
Süpervizörlük konumum içinde kendi ihtiyatlılığımın, kendi tarafsızlığımın, analistin süpervizyon sırasında gerçekleştirebildiği karşı-aktarımsal derinlemesine işleme için hem bir model hem de bir destek olduğunu düşünüyorum. Bu imge, zor bir klinik durumla ilintili kaygı fazlalığını kapsayan ve hasta tarafından getirilen bilirkişinin imgesiyle üst üste biniyor. Ardından  kendisinin de hastasının keşiflerine karşı alıcı ve açık bir tarafsızlık içinde olabilmesini sağlamak için, süpervizyona gelen kişinin serbest çağrışım özgürlüğünün kefili olmak süpervizörün de rolü değil midir?


Sonuç Niyetine

Birbirinden farklı seanslar boyunca tarafsızlığın ayrıntılarını tanımlamak için kullandığım kelimelere baktığımda, herbiri içsel bir alan ve askıya alınmış bir zaman fikrini ele alıyorlar: Geri durma, mesafe, fark, ihtiyatlılık. Kendi adıma, bu alanı ve zamanı analistin kimliğinin parçası ve bunun temelini oluşturan bir unsur olarak görüyorum. Size getirmiş olduğum seansların bütününü bir sonradanlık içinde gözlemlerken, bu içsel hereketin başka bir yönü aydınlanıyor: Size betimlemiş olduğum dört durumda herbir hastayla örülen ilişkiye göre, hep aynı ve aynı zamanda her seferinde farklı olan bir analistim, yine de kendi içimde değişmez kalan ve odaksal bir nokta olarak çalışan  bir nokta var: Tarafsızlık adını verdiğim bu fark, bu ihtiyatlılıktır. Bu da Serge Viderman’ın iyi niyetli tarafsızlığın nasıl da imkânsız bir paradoksa işaret ettiğinin altını çizdiği sözlerini düşünmeme vesile oldu: “ Bir parça olumsuzlukla kendini desteklemeyen hiçbir olumlu nitelik yoktur”. Eğer tarafsızlık analistin kimliğinin temelini oluşturuyorsa, bu, olumsuza ve dolayısıyla bilinçdışına ve bilinmeze alan açan, kişisizleşmiş beyaz bir zemin (dipyüzey)  olarak yer aldığı içindir.  

© Marie-France DISPAUX, « La neutralité à l’épreuve de la clinique au quotidien », Revue française de Psychanalyse, © PUF, 2007 n°3.

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.