İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

 

Freud’dan Günümüze Psikanaliz

 

Mine Özmen

 

“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti”. Orhan Pamuk’un duygu ve ilham yüklü romanı “Yeni Hayat” bu tümceyle başlar. Bizleri değiştiren, dönüştüren buluşmalar vardır. Freud’un bilinçdışı kuramı da benim için böyle bir buluşma. Böylece kendimi keyifli bir dünyanın içinde buldum. Hastalarımın (-ve tabi kendimin de) zihninin karmaşık görünen yanlarını anlamlandıracak yeni bir dile kavuşmuştum. Yıllar içerisinde öğrenmeye devam ettim, hastalarıma kendilerini, asistanlarıma da hastalarını anlamaları için yardım etmeye çalıştım. Hala da keyifle öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyorum.

Psikanalizin zihnin uçsuz bucaksız evrenine tuttuğu ışık yaşamın her alanına sızdı, kavramları günlük dilin bir parçası haline geldi. İnsana dair karmaşık durumları açıklamaya çalışırken kullanılan “aşk-nefret ilişkisi”, “inkâr içerisinde”  gibi tanımlamaların temelinde psikanalitik kavramlar yatar.  Freud psikanalizi hem bir kuram, hem de bir tedavi ve araştırma yöntemi olarak tanımlamıştı. Yıllar içerisinde birçok başka disiplinle arasında kurulan güçlü bağlar aracılığı ile psikanaliz, dünyadaki olaylara, edebiyata, sanata bakma ve anlama yolu olarak da kullanılmaya başlandı. Ayrıca bebek gözlemlerine dayanan araştırmalar, antropoloji, bilişsel psikoloji, felsefe, sinirbilim gibi alanlardaki keşifler ve fikirler, Freud’un dürtü kuramında köklü değişikliklere yol açtı. Psikanaliz zenginleşti, evrilmeye devam etti ve ciddi bir dönüşüm geçirdi. Bu çalışmalar, kuramlara doğrudan katkıda bulunmasa da, varolan kuramlara kısıtlamalar getirdi. Psikanalitik gelişim kuramı, sinirbilimdeki, bebek çalışmalarındaki tutarlı bulgulara uymak zorunda kaldı. Bazı kavramlar tartışmaya açıldı; örneğin çok erken çocukluk döneminde bastırmanın olmayacağı kabul edilmeye başlandı.

Freudyen öğretiye körü körüne bağlılık bugün ciddi biçimde sorgulanmakta, tartışılmakta ve klasik yaklaşımları uygulamak zorunda olmadığını düşünen analistlerin sayısı giderek artmakta. Hatta bazı kuramcılara göre çağdaş psikanaliz, bağımsız düşünmeyi baskılayan, otoriteye boyun eğmeyi teşvik eden klasik psikanalize yönelik mini bir devrim. (Mills, 2012). Bu dönüşümün mihenk taşlarına kısaca değinerek Freud’dan günümüze neler değiştiğini özetlemeye çalışacağım.

Freud libido kuramında biyolojik olarak belirlenmiş dürtüler üzerinde, yapısal kuramda ise id, ego, süperego arasındaki ilişkiler üzerinde durarak zihnin işleyişini açıklamaya çalıştı. Libido kuramına sıkı sıkıya bağlı bir psikanalist, bağlanma gereksinimini sadece dürtüsel bir doyum arzusu olarak ele alırken, Bowlby (1969) ve onu izleyen araştırmacılar, bağlanmanın cinsellik ve saldırganlıktan bağımsız bir dürtü olarak ele alınması gerektiğini gösterdi. Harlow’un maymunların beslemeyen, ancak temas yoluyla sakinleştiren “anne”ye bağlandıklarını gösteren klasik çalışmalarıyla birlikte birincil bağlanma sistemi tanımlandı, kişilerarası bağlanma ve etkileşim daha fazla araştırılmaya başlandı. (Greenberg ve Mitchell,1983: Eagle,1984; Stern,1985; ve Fonagy,2001) Birçok analistin gözlemleri, diğerlerine olan ilgimizin ve duygusal bağlar kurmamızın, sadece cinsel anlamda libidonun türevleri olmadığını, doğuştan gelen eğilimimizden temellenen bağımsız bir gelişimsel çizgide ilerlediğini gösterdi. Fairbairn (1952) bu değişimi şöyle özetledi; libido hazdan çok, öncelikle nesne arayışı içerisindedir”      Böylece nesne ilişkileri kuramcıları bireyin iç dünyasını bağlanma gereksinimlerinin, kendilik ve nesne temsillerinin, bu temsillerle ilişkili duygulanımların bir alaşımı, davranışı da büyük ölçüde temsili iç dünyanın bazı yanlarının dış dünyaya yansıtılmasını bir sonucu olarak gördüler.

Ego psikologları bazı davranışları egonun özerk etkinlikleri olarak ele aldılar. Buna göre güvenlik ve doyum, davranışın güçlü güdüleyicileridir ve dürtülerle belirlenmez. Hatta Sandler, bu görüşü daha da genişleterek güdü kavramının dürtüleri, dürtü türevlerini, duygulanım ve duyguları içerdiğini ileri sürdü. (1989)

Kendilik psikologları davranışı, kendiliğin potansiyelini gerçekleştirme çabası olarak tanımladılar. Kohut (1977), bu çabayı farklı bir dürtü olarak tanımladı ve bu süreçte annenin aynalama işlevinin elzem olduğuna dikkat çekti. Winnicott, kendiliğin gelişim sürecini  karmaşık bir saklambaç oyununa benzetti; “saklanmak bir keyif ama bulunmamak bir felakettir”. Buna göre analizde de temel amaç, hastanın özgün kendiliğinin gelişmesi, ya da analistle beraber bulunmasıdır.

Freudyen çocuk, hem ana-babasıyla, hem de gerçeklerle çatışan arzulara sahip, gerçek bir doyum uğruna arzularına gem vurur. Freudyen analiste hastası “her şeyi istiyorum” dediğinde, bunu insan olma durumunun bir parçası olarak anlar. Kohutyen analist ise bu sözleri ihtiyaçların karşılanmamış olmasına bağlı yıkım ürünleri olarak ele alır ve analistin empatik uyumu ile karşılanması gerektiğini düşünür. Kohutyen bakış açısıyla çocuğun eşduyuma, anlaşılmaya ihtiyacı vardır; mahrum kalırsa, gereksinimlerini sahte yollardan doyurur.

 

Klasik ve çağdaş psikanaliz (kişilerarası, ilişkisel, öznelerarası ve yapısalcı kuramlar) arasındaki en önemli farklılıklardan bir tanesi de çatışmanın yerine çevresel başarısızlıkları, eksiklikleri temel almaları. Bunun sonucunda cinsel ve saldırgan dürtülere bağlı çatışmaların, egonun, id ve superego ile meydan muharebesinin yerini otonomi ve bağımlılık savaşı aldı.

 

Freudyen çocuk cinsel ve saldırgan dürtülerini ifade ederse ana-babasının misilleme yapmasından korkar. Çağdaş psikanalitik bakışla ise çocuk bağlantı kurmayı hem çok arzu eder, hem de korkar. Fairbairn’in çocuğu kastrasyondan çok tahrip olmaktan ürkerken, Kohut’ un çocuğu bütünlüğünü yitirmekten korkar. Mitchell'in çocuğu bağımsız olursa ana-babasına verebileceği zarar yüzünden hissedeceği suçlulukla, hayatını yaşama hakkı arasında gidip gelirken, çelişik duygu ve fikirlerle felç olur.

Bütün bu farklı kuramsal yaklaşımlar gene de şu soruya tam bir yanıt veremediler: bebekler ne ister? Araştırmacılar bu soruya yanıt verebilmek için çok çalıştılar. Bebekleri terkettiler, sonra ana babalarına kavuşturdular, bakım verenlerle bebeklerin filmlerindeki sahneleri defalarca analiz ettiler. Özellikle Beatrice Beebe’nin çalışmalarından sonra bebek ve anne arasında yaşamın ilk günlerinden itibaren neler olup bittiğine dair daha çok yönlü ve gelişmiş  bilgilerimiz var.

Bebek gözlemleri ve araştırmalarının bize çok ayrıntılı biçimde gösterdiği en önemli bulgulardan birisi bebek ve annenin birbirlerini şekillendirdikleri. Örneğin  bebek çalışmalarından birinde yaşamın ilk 10 gününde yenidoğanları iki gruba ayırmışlar, bir grubu düzenli, bir grubu isteyince beslemişler, isteyince beslenenlerde 3-4. günlerde 1-2 kez uyku süreleri uzamaya başlamış. Ayrıca bakıcı bebek sisteminde bir kalite artışı gözlenmiş, bakım verenin besleme girişimleri de bebeğin durumuna, acıkmasına göre onunla eşzamanlı olmaya başlamış. Bebek gözlemleri sonucunda kavramsallaştırmalarımız değişti; bebeğin yanısıra annenin de bebek tarafından düzenlenebilme yetisi ya da bebeğinin etkisi ile duygularını düzenleyebilme yetisini yitirmesini de içerir hale geldi.

 

Psikanalitik gözlemlerin ve hayvan çalışmalarının da etkisiyle Freud’un annesine pek de gönüllü olmayarak dikkatini veren ve besin isteyen bebeği, Fairbairn ve Winnicott’un hemen her zaman ilişki kurmaya hazır, neşeli bebeğine dönüşmüştü. Beebe'nin bebeği ise  anneden başka bir şey daha istemekte; duygularının düzenlenmesi ve kontrolünü. Bir başka anlatımla tanınma ve karşılıklılık arayışında. Anne ve çocuğun ince bir ayarla uyumlu hale gelmesi, çocukta zihinselleştirme yetisinin gelişmesine yol açmakta.

Bu sırada başka birçok psikanalist analizin etkileşimli yapısına duyarlı hale gelmemize katkıda bulundular. Litchtenstein (1977), kişilerarası etkileşim biçiminin  başka bir yönüne dikkat çekti ve iki kişi arasındaki “emosyonel bulaşma” dan bahsetti. Bu terimi annenin çocuğunu emosyonel açıdan adeta mühürlediğini ya da damgasını bastığını ifade etmek üzere kullandı. Düzeltici emosyonel deneyim (Alexander ve French, 1946),  yeni nesne (Baker, 1993), oznelliklerarasıcılık (Benjamin 1995; Hoffman 1983), ilişkisel psikanaliz ( Mitchell, 1993; Aron, 1991) karşıaktarımın ilişkinin her alanına yayılması, analizanla analistin ilişkisine etkisi,  (Jacobs, 1991), analizin sürecini belirleyen karşılıklı canlandırmaların rolü,  (Chused, 1991; McLaughlin, 1991), analistin ve hastanın aktarım deneyimine kişisel katkıları (Boesky, 1990; Gill, 1982) psikanalizin etkileşimli yapısına dikkat çeken diğer kavramsallaştırmalar olarak sıralanabilir.

Bebek gözlemlerinin ve bu çalışmaların da etkisiyle değişim için yorumlardan daha fazla birşeyler gerektiği yönünde görüşler dile getirilmeye başladı. Bunlardan bir tanesi bir “analitik üçüncü”nün (Ogden, 1994) yaratılması ve o zeminde çalışılması. Buna göre psikanalitik süreçte birbiri ile etkileşen üç öznellik var; analizanın, analistin ve analitik üçüncününki.  “Analitik üçüncü” analist ve analizanın birlikte yarattıkları bilinçdışı. Bu her katılımcı tarafından kendi kişilik organizasyonları, kişisel öyküleri, psikosomatik yapılanmaları doğrultusunda farklı yaşantılanır. Asimetrik bir yapılanma çünkü analitik söylemin birincil konusu analizan. Onun bilinçdışı yaşantısı öncelikli. Analistin yaşantıları ise hastasını anlamanın hizmetinde kullanılmakta.

 Analitik üçüncü kavramı bu iki yol arkadaşının birbirine bağımlılıklarını, aktarım karşı aktarım olgusunu, bazen analistin analizanla ilgisiz görünen düşüncelere dalmasını ya da beden duyumlarını içerir. Buna göre (Winnicott’un  (1960) söylediklerine atıf yaparak-“bebek diye bir şey yoktur”) analizan diye bir şey yoktur.

 

Tedavi edici güçlü unsurlardan diğeri Stern’in (1998)geliştirdiği  “örtülü ilişkisel bilme” kavramı. Buna göre bireyler etkileşim içerisinde bilinçli olarak farketmeseler de birbirlerinden öğrenirler.  Bu simgesel olandan daha farklı, kökleri en erken döneme ait olan, ilişkiye dair işlemsel bir alan. Analiz sürecinde, hasta ve analist arasındaki ilişkinin bazı anlarında her zamankinden farklı, yeni bir şey olur. Analist teknik yaklaşmaz, ilişkiye özgü deneyimledikleri üzerinden kendiliğinden, düşünmeden, deneyimini, kişiliğini yansıtan ve imzasını taşıyan bir yanıt verir. Stern bu anlara  “şimdi”, ya da “buluşma” anları adını veriyor.  Stern’e göre böyle anlarda sadece etkileşim içerisindeki iki kişi arasındaki ilişki değil, hastanın örtülü ilişkisel bilgisi, onun başkalarıyla var olma yolları da yeniden örgütlenebilir. Bu anların ardından analitik çalışma yeni bir başlangıç noktasından devam eder. Artık analizan analistinin ona açık olduğunu ve onun yanında olduğunu farklı bir şekilde bilir. Buluşma anları psikoterapide değişim için düğüm noktaları. Hastalar yıllar sonra bile bu anları anımsarlar.

 

Bollas, bu yeni yaklaşımlara katılır ve analist-hasta/anne-bebek ilişkisini bir tür kareografiye benzetir ve annenin çocukla birlikte var olmanın, onunla birlikte olmanın estetik bir yolunu bulduğundan bahseder. Ona göre yakınlık bilgide değil, onunla birlikte olabilmekte.

 

Aslında sıraladığım bütün yaklaşımlar birbirini tamamlamakta. Ancak her biri farklı alanlara ait deneyimler ve bu yüzden de değişim mekanizmaları da farklı olabilir. Özetle psikanalitik çalışmayı üç eksende ele alabiliriz.

 

1. yaşananların söze dökülmesi, ruhsal değişime yol acan yorumlar, özellikle aktarım yorumlarıyla tanınması ve bilinçalanına taşınması yer alır. Aktarım ve karşı aktarımın analizi ise hala psikanaliz uygulamasının can damarını oluşturmakta.

 

2.psikanalitik faaliyetin aşama aşama hasta tarafından içselleştirilmesi. Süreç derinleştikçe bu işlev analistten bağımsız olarak devam etmeye başlar.

 

3.psikanalist ile analizan arasındaki ilişkinin etkileşimli yapısı içerisinde analitik ortak bilinçdışının yaratılması ve buluşma anları üzerinden analizan ve analistin örtülü ilişkisel bellek sistemlerinde oluşan yeni örgütlenmeler.

 

Freud hastaları değişime zorladığı, telkinde bulunduğu, beyin yıkadığı yönünde  suçlanmaktan çekiniyordu. Belki bu yüzden terapötik ilişkiyi önemsediği halde, modelinde analist çok sessiz ve süreç dirençlerin, savunmaların yorumuna dayanmakta. O zaman için belki de zorunlu olan bu yaklaşım şimdi eleştirilmekte. Örneğin Kohut, eşduyumun yorum kadar önemli olduğuna vurgu yapar. Yeni yaklaşımlarda  bağlantı kurma ön planda ve Alexander'ın tanımladığı “düzeltici duygusal deneyim” artık analitik olmayan bir duruş olarak kabul edilmiyor. Tersine başlangıç ve hareket noktası. Hatta Mitchell’e göre “bunu yapmıyorsak ne yaptığımızı zannediyoruz?” Ayrıca aktarım tepkilerinin hastadan çok analiste bağlı olabileceği üzerinde de çok durulmakta. Yorumlama, inceleme, bilen olma kadar hasta ile birlikte varolabilme, o  istediğinde ve onun için orada olma, onun hızında ilerlemek de önemsenmekte. Hastalar belli konuları konuşmak zorunda olduklarını hissederler. Evet, çocukluk yaşantıları konuşulmalı ama hastanın hızında belki bir sene sonra. Bu bağlamda tartışan ve  çeşitli kavramları gündeme getiren pek çok analist  sayılabilir. Ayrıca artık bazı hastalar analistle işbirliğinin daha etkin kurulmasına gereksinim duyduğu,  analistin tekniğini hastanın becerilerine göre uyarlaması gerektiği kabul ediliyor. Eskiden  bu yaklaşım yansızlık kuralının ihlali anlamına gelirdi. (Greenson, 1967).

 

Psikanaliz  “tek kişilik psikoloji”den “iki kişilik bir psikoloji”ye evrildi. Buradan hareketle psikanaliz her ikisi de kendi oyun alanlarına (Winnicott, 1971), kendi içsel ana-babalarına (Racker, 1968) ve mücadele ettikleri gölgelere sahip iki yol arkadaşının çıktığı bir yolculuk olarak tanımlanabilir. Yolculuk süresince her ikisi de geçmişleriyle karşılaşırlar, gölgelerinden etkilenirler, yitirdiklerinin acısı ile tekrar karşılaşırlar ve yas tutarlar.

 

Gördüğünüz gibi, dünyadaki analistler zihnin işleyişine dair tek ortak bir görüşe sahip değil; kuramsal “çoğulculuk” söz konusu. Tüm bu çeşitli görüşler henüz tek bir analitik kuramda bütünleştirilememiş olsa da kuşkusuz psikanalizi zenginleştirmekte. Pek çok analist birden fazla bakış açısı ile çalışmaya çok istekli olsa da yeni yaklaşımlar psikanalistin şahsına, öznelliğine ve analizanla arasındaki ilişkiye odaklandıklarından ortodoks analistler tarafından kuşku ile karşılanmakta. Gene de temelde bir kuramı yeğleyen analistlerin önemli bir kısmı Freud’un yaklaşımına pek çok düzenleme ve ek yaparak boşlukları doldurduklarını kabul etmekte. 

 

Dünyanın çeşitli bölgelerinde, farklı kültürlerde değişik kuramsal yaklaşımlar ya da tercihler ön plana çıkabiliyor. Örneğin Fransızlar daha çok bebeksi cinselliğe odaklanmayı tercih ederler, Lacan’ın dilsel yapının zihni şekillendirdiğine ilişkin görüşlerinin etkisi altında çalışırlar. İngilizler Melanie Klein’den çok etkilenmişlerdir. Erken bebeksi fantezilere, paranoid ve depresif duygulanımlara ve yansıtmalı özdeşim mekanizmalarına odaklanır, aktarım karşıaktarım etkileşimini bu zeminde ve ağırlıklı olarak ele alırlar. Amerikalılar ise birbiri ile örtüşen kendilik psikolojisi, ilişkisel, kişilerarası psikoloji ekollerinin daha fazla etkisinde kalarak çalışırlar.  Başlıca vurguladıkları mesele, insanların en son istediği şeyin sessizlik olduğu.

 

 

Tabiki diğer konuşma tedavileri gibi psikanaliz de kanıta dayalı olmalı. Bunun uzun sürmesi, ölçümün zor, yöntemlerinin görece karmaşık olması, doğrudan gözlemin gizlilik ilkesiyle çelişmesi gibi nedenleri var, ancak bunların mazeret olmadığını düşünen ve çok merkezli kontrollü çalışmalar planlayan, sürdüren analistler de var, önümüzdeki yıllarda bunların yayınlandığını göreceğiz. Ayrıca artık sahnede ortodoks psikanalizin çocukları olarak tanımlanabilecek mentalizasyon temelli terapiler, psikodinamik psikoterapi, aktarım odaklı psikoterapi gibi yaklaşımlar ağırlıklı.

Freud’dan günümüze çok şey değişti ama bazı şeyler değişmedi. Bunlardan bir tanesi psikanalizin amacı. Hastaya zihninin nasıl çalıştığını göstermek ve daha iyi uyum sağlamasına yardım etmek. Bir diğeri ise ise insanların dinlenilme gereksinimine yanıt vermesi. Goethe "Konuşmak bir gereksinim ise, dinlemek bir sanattır." demişti. Psikanalizin sunduğu şey tam da budur. Analistler her şeyi bilmezler, ama dinlemeyi iyi bilirler. Hastalarını uzun süre, derinlemesine ve yoğun olarak dinlerler. Hastalarının söyledikleri kadar söylemediklerini de, bedenleri,  davranışları, tekrarları, yaşam içerisinde ve analistiyle ilişkisindeki canlandırmaları üzerinden söylediklerini dinlerler. Kendi zihinlerini, bedenlerini, düşlemlerini de dinleyerek dinlerler. Dinlerler ve dinlemeyi öğretirler.

 

İşte tam bu nedenlerle, hem hastalarımızın, hem de psikiyatrislerin psikanalize hep gereksinimi olacağına inanıyorum.  

 

 

Kaynakça:

 

Aron L (1999); Clinical choices and the relational matrix; Psychoanaly. Dial 9: 1-29.

 

Bass A (2001); It takes one to know one, or whose unconscious is it anyway? 11: 683-702.

 

Ogden TH (1994); The analytic third: Working with intersubjective clinical facts, International journal of psychoanalysis; 75, 3-19.

 

Sande LW (2002); Thinking differently: Principles of process in living systems and the specificity of being known; 12: 11-42.

 

Schwaber EA (1998) the non-verbal dimension in psychoanalysis; state and its clinical vicissitudes, Int. J. Psycho-Anal 79:667-679.

 

Ogden TH (1998);The Analytic Third: Working with Intersubjective Clinical Facts; Int. J. Psycho-Anal; 79:903-921.

 

Stern DN (1998); Interpretive Mechanisms in Psychoanalytic Therapy: The ‘Something More’ Than Interpretation; Int J Psychoanal 79; 903-21

 

Stolorow (1997) Dynamic, Dyadic, Intersubjective Systems: An evolving Paradigm for psychoanalysis; Psychoanal. Psychol, 14-337-346.

 

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.