İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

‘Bütün Durum’ ve Binoküler Görüş

İnsanların çoğu, kendileri değil başkalarıdır; düşünceleri başkalarının düşünceleridir, yaşamları başkalarını taklittir, tutkuları ise alıntılardır.

Oscar Wilde

 “Bütün durum” kavramı pek çok deneyimli klinisyenin çalışmalarında sık sık kullanılmasına rağmen klinik psikanaliz kuramında henüz merkezi bir konuma yerleşemedi. Bu makalede kavramın çıkışının ve nasıl bir değişim geçirdiğinin yanı sıra, klinik teorideki mevcut konumunun - gerek klasik bireysel teknik, gerekse grup analizi gibi özel uygulama biçimleri bakımından - tartışılması amaçlanmaktadır.

Frenolojinin mucidi Franz Gall, daha 19. yüzyıl başlarında beynin homojen bir bütün olmadığını, her biri kendine özgü bir işleve sahip zihin organlarının 'kümelenmesinden' meydana geldiğini öne sürmüştür. Üstünden yüz yıl bile geçmeden, Zeitgeist ünlü nörolog Kurt Goldstein'a şu tespiti yaptıracak noktaya gelmiştir: “tüm organizmaya ve bütün duruma atıfta bulunmayan bulgular dikkate alınmamalıdır” (Goldstein, 1934). Bunun da nedeni, soyutlanmış bir halde gözlemlenen organik işlevlerin doğal ortamdaki işlevlerin karmaşasına kıyasla oldukça farklı bir tablo ortaya koymalarıdır. Bir yanda romantik bireycilik, diğer yanda ise kişinin kimliğini dönemin kültürel koşullarını temsil eden kolektif ve sosyal unsurlar üzerinden bulmaya çalışma girişimi arasındaki bu salınıma Freud da kendini iyice kaptırmıştır. Freud'un yazılarında bu muğlaklığa ve yarattığı gerilime sık sık rastlamak mümkündür. Yalnız başına yürütülen tefekkür sürecinin kişinin kendini tanıması için yeterli olmayacağına, yani öznenin kendisini yalnızca Ötekini tanıyarak tanıyabileceğine ve dolayısıyla öznenin 'Ben' dediği şeyin aslında Ötekinin algısınca şekillendirildiğine ilişkin yeni bilimsel sav, bugüne dek kabul gören pek çok kuramsal tutumu baltalar niteliktedir. Filozof M. Cavell bunu şu şekilde açıklar: “[psik]analiz kendiliği ‘kendine yeterlik’ olarak ele alan görüş ile doğası itibariyle kişilerarası olduğunu savunan görüş arasındaki mücadelenin ortasına düştü” (s.143)

Freud külliyatında bu çelişkinin pek çok örnekleri vardır. Bazen bireyselciliği, ifade ve doyum bekleyen içgüdüsel güçlerin önceliğini savunduğuna şahit oluruz. Bu bölümlerde, Ötekiyi (yani 'nesneyi') haz ilkesinin bireysel/biyolojik amacının gerçekleştirilmesi için gereken taraftan ibaret gören bir insan ruhu araştırmacısıyla karşı karşıyayızdır. Egonun ilk ve öncelikli olarak bedensel ego olduğu düşünüldüğünde, her tür sosyalleşme, kültür, aile, babanın işlevi ve hatta bazen de birincil nesnenin kendisi bile kısıtlayan, mahrum bırakan ve dolayısıyla hazsızlık kaynağı olan unsurlar olarak görülür. Bu açıdan bakıldığında sosyalleşme hayatta kalmak uğruna verilmesi gereken bir ödündür - bir ananke ürünüdür. Diğer uçta ise aynı düşünür “birey aslında iki türlü bir varoluş ortaya koyar: biri kendi amacına hizmet eden, diğeri ise bir zincirin halkası olarak, kendi isteği dışında yer aldığı... ” (1914, s. 78) diye yazar. Bu defaki iddia, ruhsal dünyanın bilinçdışı olarak aynı anda hem içsel hem de dışsal (Öteki) unsurlarca belirlendiği yönündedir. Bireysel psikoloji... aynı zamanda sosyal psikolojidir (1921, s. 69), der Freud, ve ilerleyen kısımlarda şöyle bir görüşe rastlarız: “bir içgüdüsel itkiyi serbest bıraktığımızda soyutlanmış halde kalmaz, yeni bir bağlantı kurar.” (1919, s.161). Tüm bunlar sonucunda ortaya, bireysel unsurları belli bir etki ağı içinde çerçevelemenin kaçınılmaz olarak şekillendirici yapısını ve bu yapının barındırdığı daimi etkileşimi gören ve teşvik eden bir Freud tablosu çıkar.  Dönemin önde gelen sosyologu Norbert Elias'ın da bu metaforu yazılarında kullanması tesadüf olmasa gerek: “Birey, bir sosyal ağın parçasıdır; bu ağda yer alan bir düğüm gibi, soyutlanmış halde incelenmesi ancak yapay olarak mümkündür” (Elias, 1937).

Post-Freudcu kavramsallaştırmalar, ilkel Egonun Freud'un bir zamanlar iddia ettiği üzere yalnızca (dürtü) doyum arayışında olmadığını, öncelikli olarak nesne arayışında olduğunu söyleyerek bu görüşler arasındaki varsayılan çatışmayı ortadan kaldırmaya çalışır. Başka bir deyişle, nesne ilişkisi bir araç veya dolaylı bir yardımcı unsur değil, başlı başına bir amaçtır.

Yukarıdaki gibi kuramsal duruşlar şunlar gibi kavramların gelişmesine vesile olmuştur: a) 'tutma, kucaklama' (‘holding’) (tek bebek diye bir şey yoktur, yalnızca anne-bebek birimi vardır), b) 'kapsama' (‘containment’) (bebeğin işlenmemiş deneyimine anlam kazandırmak ve böylece kendi ruhsal dünyasının olgunlaşmasını kolaylaştırmak amacıyla nesnenin ruhsal dünyasının kullanılması), c) ‘narsisistik sözleşme’ (P. Aulagnier tarafından formüle edilmiş bir kavram; bebeğin Bilinçdışının, Ötekinin/Annenin [burada bir sözcük oyunu var: (M)Other ç.n.] bilinçdışının dışarıdan zorba dayatmalarıyla şekilleniyor oluşuna gönderme yapıyor.) vs. Bu yeni kavramlar bebeğin ruhsal gelişiminin erken evrelerine dair anlayışımızda devrime yol açmıştır. Bilinçli bakışla-aynalamadan tutun da büyük oranda çift yönlü olan ve bilinçdışı düşlemin arkaplanını teşkil eden bilinçdışı yansıtmalara ve özdeşimlere, bakım veren nesne ile kurulan ilişkiden doğan ve düşünceye yol açan simgesel düşünmeye varıncaya dek bir dizi ilişkilenme biçimi insanın ruhsal dünyasının erken dönem işlevlerinin gelişiminin yapıtaşları olarak güncel psikanalitik teoride kabul görmüştür. Hans Loewald gibi saygıdeğer bir psikanaliz kuramcısının bile şu itirafta bulunabildiği bir noktaya erişmiş durumdayız:  “Dürtülerin karakteri ve oluşmakta olan bireysel ruhsallığın karakteri, anne-bebek matris alanının değişen niteliklerince ve ayrışmış ama birbiriyle bağlantılı ruhsal alanlara evrilmesiyle belirlenir. ” (1970, s.59)

İster nesne ister otoerotizm vasıtasıyla boşaltım peşinde olan, içsel olarak belirlenen içgüdüsel güçlerden bahsedip bahsetmediğimiz hususunda herhangi bir belirsizlik kalmamış gibi görünmektedir. Günümüzde ilişkiselliğie ve onun değişkenliklerine odaklanılmış olması, aktarım ve karşıaktarımın karmaşık dinamikleriyle ilgili kavrayışımızı da değiştirmiş ve psikanalitik durumun doğasına ve evrimine dair yeni tanımlar ortaya çıkmasına yol açmıştır. M. Klein birincil nesne ile erken kurulan ilişkiden ve bunun aktarımdaki olası etkilerinden bahseder: “'İçsel anne'ye tezat teşkil edecek şekilde 'dışsal anne' olarak isimlendireceğim kişi ile ilişkili kaygılar ile içsel anne ile ilişkili olanlar arasında sürekli bir etkileşim vardır. Egonun bu iki tür kaygı ile baş etmek için kullandığı yöntemler de birbiriyle yakından ilişkilidir. Bebeğin zihninde içsel anne, dublörü olduğu dışsal anne ile bağlı olmakla birlikte içselleştirme süreci ile bebeğin zihninde değişimden geçer; yani anne imajı bebeğin düşlemleri, içsel uyaranları ve her tür içsel deneyiminin etkisi altındadır.” (1940, s.126). İçselleştirme sürecindeki bu dönüşüm yalnızca anne veya herhangi bir nesne için değil, dışarıdan gelen her tür deneyim için de geçerlidir. J. Sandler'in “annenin (ve sonraki tüm nesnelerin) içsel imagosu dışsal nesne ilişkisinin bir ikamesi değil, başlı başına ilişkinin ayrılmaz bir parçasıdır - o olmasa, ilişki psikolojik anlamda var olamaz.” (1960, s.148) sözü de bunu doğrular.

Yukarıdakilerin doğrudan bir sonucu olarak, aktarım dediğimiz şeyi analizanın bilinçdışı düşleminde halihazırda var olan belli bir nesne ilişkisinin mevcut dışsal gerçeklikte hayat bulmasına dair bir algıdan ibaret olarak kavramsallaştırabiliriz. Başka bir deyişle, içinde duygulanımlar, savunmalar, nesne ile yerleşikleşmiş ilişki kurma örüntüleri ve analizanın analistin sözcüklerinin ve söyleminin yanı sıra nesne-olarak-analisti kullanma biçimlerini de barındıran bir bütün duruma işaret ederiz. Klein bunu şöyle açıklar: “…aktarımın detaylarını açığa çıkarırken, duygulara, savunmalara ve nesne ilişkilerine ek olarak geçmişten şimdiye aktarılan bütün durumlar bakımından da düşünmek önemlidir. ” (1952, s.437). Otuz yıl sonra, öğrencisi Betty Joseph analizanın verilerinin sözel içeriği kadar, gizil senaryoyu dışsallaştırırken analisti nasıl bir rol üstlenmeye ittiğine de altta yatan bilinçdışı düşlemin bir türevi olarak bakmak gerektiğini savunarak Klein'ın bu kavramını genişletmiştir. Joseph ayrıca, bu tür aktarımsal bir bakış açısının gelişmekte olan psikanalitik süreçte meydana gelenlere dair daha kısıtlı bir anlayış ortaya koyduğunu öne sürer (Joseph, 1985).

Klein'ın Kurt Goldstein ile aşağı yukarı aynı dönemde ama farklı bilimsel bağlamlarda kullandığı 'bütün durum' kavramının işaret ettiği düşünce, Güney Amerika'da çalışan H. Racker'in şu sözlerine imkan sağlamıştır: “Analitik durum efsanesindeki ilk gerçeklik çarpıtması, psikanalizin sağlıklı bir insan ile hasta bir insan arasındaki etkileşim olduğudur. Analitik durum adı verilen gestalt, aktifliğe ve pasifliğe atıfta bulunmayı imkansız hale getirecek şekilde ortaklaşa yaratılır.” (1957, s.340). Daha sonra, Racker’in yanında uzun yıllar çalışan Willy ve Madeleine Baranger ‘iki kişilik analitik alan’ kavramını geliştirmiştir. Bu alanı analitik süreç boyunca hem analizanın hem de analistin ortak bilinçdışı düşlemleri oluşturur. Ne analizanın çağrışımsal söyleminin, aktarımlarının ve canlandırmalarının, ne de analistin yorumlarının içerik ve zamanlamasının bu alandan bağımsız ve hatta onun dışında, yani bütün durum olmadan değerlendirilebileceği bugün artık açıktır. Foulkes “serbest çağrışım bütün durumdan hiçbir şekilde bağımsız değildir” (1948, s.71) diye yazarak bunu kısa ve öz bir biçimde ortaya koyar. Üniter doğrusal bir bakış açısı oluşturmaya yönelik her girişim, psikanalitik durumun karmaşık güncelliğini/gerçekliğini kesin surette baltalar. Uzun dönem egemenliğini koruyan sözde rasyonel bilimsel nesnellik, fenomenolojik ve hermenötik felsefede olduğu gibi anlamın yalnızca kişilerarası etkileşim bağlamında ele alınabileceğini savunan alternatif görüşlere yol açmıştır. Ötekini veya Öteki ile herhangi bir iletişimi anlama çabasının başlı başına dönüştürücü olduğu düşünüldüğünde, ortak bir anlamın ortaya çıkabilmesi için algıların ve varsayımların tekrar tekrar ayarlandığı bir süreç söz konusudur (Gadamer, 1976).

Yukarıda bahsedilen türden kuramsal gelişmeler kaçınılmaz olarak, 'birey' ve 'kolektif' gibi kavramların ve onların biraz yapay karşıtlarının yeniden değerlendirilmesine vesile olmuştur. Literatürü taradığımızda yine Baranger’ler ile karşılaşırız: “Analitik tedavide meydana gelebilecek hiçbir şey, [belirgin] değişen biçimlerle ilişkide kalıcı bir arkaplan teşkil eden analitik durumdan bağımsız olarak ele alınamaz. ” (1983, s.9). Karşımıza çıkan bir diğer isim de, “genellikle ruhsallık-içi olarak adlandırılan zihin, gruba aittir ve meydana gelen süreçler de bu iletişim matrisindeki dinamik etkileşimlerden kaynaklanır,” (1974, s.112) diye yazan S. H. Foulkes olur. Son olarak da Bion'un şu sözlerine denk geliriz: “Birey ister istemez grubun bir üyesidir... savaş halinde bir grup hayvanıdır; yalnızca grupla değil, grup hayvanı olduğu için kendisiyle, ve grupsallığını oluşturan kişilik boyutlarıyla da savaşır” (1961, s.131).

Bu görüşleri birbiriyle kıyasladığımızda aynı olguya işaret ettiklerini saptamak zor değildir. Birey ile onu etkileyen çevresel kolektif dinamikler arasındaki yarı-geçerli ayrım ve içeatmalı süreçlerin yansıtmalı süreçler üzerinde kurduğu varsayılan (veya tam tersi) hakimiyet, doğası itibariyle şekil-zemin açı farkının sürekli değişmesini gerektiren üniter gestaltın çarpıtılmasından ibarettir. Nihayet bireysel ruhsal dünyanın doğal olarak bir kolektifliğin içinde bulunduğu fikrinin de, birey veya grup psikolojisinin birbirinin aynısı olduğu fikrinin de, kültürel ve dolayısıyla psikanalizi de barındıran bilimsel paradigmamızın yapıtaşlarından olduğunu meşru bir biçimde öne sürebiliriz.

İster Klein/Joseph çizgisinde düşünüp 'bir bütün durum olarak aktarım' (iletişimin içeriğinin, kullanımının ve yönteminin bileşimi) kavramsallaştırması yapalım, ister Foulkes çizgisinde düşünüp 'bütün durumun içinde bir bütün olarak birey' görüşünü temel alalım, bilinçdışı nesne ilişkilerinin merkezi konumu bir sine qua non olarak kalır. Bu klasik psikanalizdeki gibi iki birey arasında da olsa, grup analizindeki gibi pek çok kişi arasında da olsa, her analitik süreç için geçerlidir.

Daha fazla ilerlemeden önce, gerekli özen gösterilmezse ve durum 'bütün durum'dan 'totaliter bakış açısı' durumuna dönüşürse karşılaşılabilecek tehlikelerin altını çizmek gerekir. Başka bir deyişle, düşüncede esneklik yoksunluğunun giderek artması olasılığına karşı tetikte olmak gerekir çünkü bu durum her şeyin birbiriyle bağlantılı kaldığı kanısına ve anlamı ve kavrayışı yalnızca sistem bağlamında elde etmeye (Hegelci biçimde) yol açabilir. Bu da, tüm potansiyel çelişkilerin ortadan kaldırılmasını mecbur kılar. 'Biricik' ve 'uyumsuz' olanın, 'uzlaşılmamış', 'devamsız' ve 'parçalı' olanın, yani kapalı bir sistemin pürüzsüz devamlılığını şüphe altında bırakacak olan 'namüsaitlerin', bu şekilde dışarıda bırakılması mecburen Adorno'dan bu yana “bütün, gerçek olmayandır” (1981, s.87) diye bilinen bir duruma sebep olacaktır.

Terapötik bağlamlara geri dönecek olursak, grup durumunun bütün durum kavramının barındırdığı çok katmanlı karmaşıklığı ortaya çıkardığı, dört başı mamur psikanalizde ise bu katmanların büyük oranda gizil kalma ihtimalinin olduğu iddia edilebilir. Öte yandan, grup durumunun sıkıştırılmış yapısının karmaşıklığının idrakı işgal etmesi de muhtemeldir; bu da, savunmacı biçimde, basitleştirmeye yönelik güçlü eğilimlere veya, at gözlüğü değilse bile, görsel alanda kısmi kısıtlılıklara yol açabilir.

Grup içindeki aktarım olgusunu da içeren bilinçdışı süreçlerin bazı olası seviyelerinin şematik formülasyonu şöyle olabilir:

1)    Temel bir aktarım-ilişkilenmesi düzeyi ki bu da paradoksal olarak bir ilişkilenmemedir; yani bireyselleşmeme. Egonun bir uzantısı olan çevre-anneye (Winnicott) veya 'bağdaştırıcı sosyalleşme'ye (Bleger, 1970) işaret eder. Bu, dört başı mamur psikanalizdeki 'analitik ortam'ın bilinçdışı boyutu gibi, temel matris olarak, her tür grup ilişkilenmesinin temel yapısı olarak kurulur ve terapötik deneyim boyunca da korunur. Arkaik zihinsel süreçleri yankılandırır ve temsil eder; ayrıca bireyin varoluş duygusunu şekillendirecek güvenlik ve aidiyet ihtiyaçlarını karşılar. İleride açıklanacak olan 4. seviye ile pek çok benzerlik taşır.

2)    Her bir grup üyesinin terapist kişisiyle kurduğu özel aktarım ilişkisi - buna dikey aktarım da denir. Üyelerin kişisel öykülerinden doğduğu açıktır ama terapistin bilinçdışı ile ve matris ile, yani diğer üyelerin bilinçdışı süreçlerinin yansımalarıyla, etkileşim halinde şekillenir.

3)    Her bir grup üyesinin diğer grup üyeleriyle özel aktarım ilişkilenmesi - yatay aktarımlar olarak da bilinir. Bir yandan çok çeşitli ve çaprazlama etkileşimlerle grubun bilinç ve bilinçdışı düzeydeki hayati dinamiklerinin ağını örerken, diğer seviyeleri de etkiler ve onlardan etkilenirler.

4)    Pontalis'in (1963) “nesne-olarak-grup” adını verdiği, Bion, Foulkes, Agazarian ve diğerlerinin ise “bütün-olarak-grup” diye bahsettiği şeyle ilişkili aktarım. Bütün-olarak-grup, aynı anda hem sahip olunan bir nesnedir hem de aidiyet alanıdır; dolayısıyla da kimliği oluşturan bir unsurdur. Her kişilerarası etkileşimin arkaplanında bir referans noktası ve çerçeve görevini yürütürken, annesel varlığın temsili olarak (iyi veya kötü meme) işlev gösterebileceği gibi, babasal varlığın temsili olarak da (sınır koyan üçüncü) gösterebilir. Bütün olarak grup, ruhsal alanın ortak bilinçdışı düşlemi sarmalamasıdır; her bireysel bilinçdışına nüfuz eden temel varsayımların doğduğu yerdir. Bireysel seslerin içinden doğal bir biçimde doğduğu magma işlevi görür. Bu bireysel sesler –ki bunların kendileri uzlaşma oluşumlarıdır -hem bireysel endişeleri hem de, yansıtmalı özdeşim mekanizmaları vasıtasıyla, kolektif olana (yani gruba) atfedilebilecek endişeleri ifade ederler. Kaës bu olguya “forik (taşıyıcı) işlev” adını verir ve 'semptom taşıyıcılar'a, 'rüya taşıyıcılar'a, 'söylem taşıyıcılar'a, 'suçluluk taşıyıcılar'a (günah keçileri) grup deneyiminin alışıldık karakterleri olarak atıfta bulunur (1993). İhtimal ki Sandler bunu 'role uygun tepki verme' olarak görürdü. Foulkes ise kişinin kişilerarası süreçleri denen şeyin ait olduğu gruptan güç alan  “ayna tepkiler”den ibaret olduğunu vurgular (1948, s. 167). Yansıtmalı bilinç gibi özel bir durumun bile bugünlerde sosyal kökene dayandığı ve ortak deneyimsel dünya ile sosyal yansıtıcılığa bağlı olduğu düşünülmektedir (Whitehead, 2001).

5)    Son olarak, kurumsal aktarım boyutu adı verilen ve ev sahibi kurumla aradaki gizil ilişkiye, kültürel ve siyasi koşullara, ideolojik ve entellektüel arkaplana ve kabullenmeye ve dışlamaya ilişkin egemen güçlere atıfta bulunan boyut vardır. Yarı-ihtilaflı dış gerçekliğin bu görünmez önkoşulları, herhangi bir grup analitik deneyiminde tespit edilen bilinçli ve bilinçdışı süreçleri kaçınılmaz olarak çevreler, etkiler ve dönüştürür.

Yukarıdaki seviyeler ve bahsedilmeyen diğerleri birlikte var olurlar ve grup deneyiminin hem açık hem de gizil içeriğinin oluşmasına eşit oranda katkıda bulunurlar. “Rüya olarak grup” kavramını ortaya atan Anzieu bunu (kolektif) bilinçdışının çalışmalarının ürünü ya da dışsallaşması olması itibariyle Freud'un 'rüya-çalışması' ile kıyaslar (Anzieu, 1966).

Bu olasılıkla yüzleşen yorumlayıcı özne (grup ortamında bu kişi analisttir) mecburen hem kendisine nüfuz eden yoğun bilinçdışı güçlerin gerçekliğini deneyimler, hem de eşzamanlı olarak analitik sürecin pürüzsüz şekilde işlemeye devam etmesini sağlayacak şekilde gözlem yapmak ve anlam çıkarmak için gereken boşluğu korumaya çalışır. Bu ince bir denge gerektirir; formülleştirilmemiş ve büyük oranda algısal olan - henüz anlam kazanmamış - deneyim ancak grup süreci içinde ortaya çıkmasına izin verilir ve bu sayede biçim ve anlam kazanırsa tanınabilir. Yorumlayıcı öznenin sorumluluğu, bu ortaya çıkan anlamı tespit etmek ve sözcüklere dökmektir. Böylesi bir dönüşüm, öznenin başlangıçta grup deneyiminin bütünlüğüne kendini teslim etmesi ile, dirençlerin belli bir şekilde kalkması ve buna bağlı gerileme ile, mümkün olur. Böylelikle kişi, düşünme yetisini geçici olarak kaybetmesi anlamına gelse bile alandaki akışa tamamen girebilir. Kişinin kritik yetilerini yeniden edinmesi, anlamı sağlayan ve içsel gerçekliğin hem kişisel hem de kolektif olan, bir yandan bireysel olmakla birlikte bir yandan da etkileşim vasıtasıyla grubun diğer üyeleriyle paylaşılan derin katmanlarını sözelleştiren alfa işlevi denen kavramı tetikler. 

Bütün durumun çok katmanlı yapısı eşit ölçüde çok katmanlı bir yaklaşım gerektirir. Bion, terapötik olsun ya da olmasın her insan ilişkisinde var olan birbiriyle ilişkili fakat birbirinden ayrı iki boyuta istinaden 'binoküler görüş' gibi oldukça isabetli bir tabir kullanır:

a)     Ne zaman bir şeye ışık tutulsa, bir şey de karanlıkta kalır. Ne zaman bir şey yorum veya başka bir vesile ile bilince taşınsa, aynı ölçüde önemli olan başka bir şeyin bilinçdışında asılı kalmasına izin verilir; öte yandan, bilince taşınmaması işlevini yitirdiği anlamına gelmez, sessiz de olsa çalışmaya devam ediyordur. Monoküler olmayan bir tutum bu bilgiyi sürekli akılda tutabilir.

b)    Gerçek'in uzamı zaman içinde iki boyutlu değil, üç boyutludur. Şekil-zemin açı farkında görülen temsilin belirginliğinin oynakça değişmesine izin veren üçgensellik, ancak iki gözün birlikte hareket etmesiyle mümkündür. Binoküler görüş kavramının kökenindeki ikili (binary) sözcüğü, analitik durumda karşılaşılan ve bazıları aşağıda sayılan süreçlere, ikilemlere ve görünürdeki tutarsızlıklara dair kuramsal anlayışı zenginleştirir:

-       Bilinçli ve bilinçdışı görüngüler

-       Dışsal algısal gerçeklik ve ruhsal gerçeklik

-       İletişimin içeriğine karşın kullanımı ve yöntemi

-       Kısmi nesneler ve tüm nesneler

-       Aynı kişiye karşı sevgi ve nefretin bir arada var olması

-       Bilmemeye, netliğin olmamasına, belirsizliğe nihayetinde 'seçilmiş gerçek' ortaya çıkana kadar tahammül edebilmek

-       Analitik süreç vasıtasıyla ilk defa bilince taşınan ve aynı zamanda ilk kez bilinçli olarak geçmiş haline gelen geçmiş

-       Geçiş nesnelerini tanımlayan o çözümsüz doğuştan/yaratılmış ikilemi

-       Kişiliğin psikotik olmayan ve olan parçalarının ruhsallıkta birlikte var olması

-       Analistin aktarmınının (karşıaktarım) analizanın aktarımıyla birlikte var olması

-       Aktarımın barındırdığı çoklu gerçeklik katmanları

-       Gerek analistte gerekse analizanda mevcut olan, sözcüklerin kullanımının (yorum) barındırdığı düşlemsel tümgüçlülüğün yitimi tehdidine yönelik korku

-       Sözcüklerin bireyselleştirmesi ve dolayısıyla ayrıştırması; ayrıca sözcüklerin taşıması ve dolayısıyla birleştirmesi.

-       Yansıtmalı ve içeatmalı süreçler arasındaki geçişlerin ikisinin de hakkını veren bir görüşle, her iki sürecin de daha sonra bütün duruma yeniden gireceğini öngörerek kişilerarası seviye ile beraber ele alınması

-       Yorumlayıcı özneden beklenen içten katılım ve dıştan gözlem vs.

Bu noktada, yukarıda bahsedilen kavramların klinik pratikteki kullanımına örnek teşkil edeceğini umduğum kısa bir klinik örnek sunmak istiyorum:

Örnek, yedi yıllık bir analitik gruptan alınma. Grubun analist (erkek) haricinde yedi üyesi var (beş kadın iki erkek). Kısa bir süre önce eski bir üyenin yerine yeni biri gelmiştir. Kadın üyelerden biri iki aylık doğum izninden yakın zamanda dönmüştür ve bebeğinden, onunla ilgili duygu ve deneyimlerinden sık sık bahsetmektedir (grup onun evlenme, hamile kalma, hamilelik vs. süreçlerini yaşamıştır). Üyelerin biri yeni boşandı, biri beşinci tüp bebek denemesini yapmaktadır. En yaşlı grup üyesi olan kadın şu rüyayı getirir:

Kalabalık bir resepsiyona katılıyorum. Çalıştığım şirketin CEO'su (ama asıl patronum değil) çok yakışıklı, orta yaşlı bir adam. Kalabalığın içinde beni fark ediyor, yanıma geliyor ve saat koleksiyonunu görmek isteyip istemediğimi soruyor. Gömleğinin kolunu sıyırdığında yedi saat birden takmış olduğunu görüyorum. Saatler estetik açıdan güzel olmadıkları gibi değerli de değiller. Moralim bozuluyor, yanından uzaklaşıyorum. Ortamdaki diğer insanlarla sohbet etmeye başlıyorum ama CEO'nun uzaktan beni izlediğini ara ara fark ediyorum. Halen onu çekici buluyorum - kimse bunu öğrenmemeli. Sahne değişiyor. Gece geç saat, eve yürüyorum. Çırılçıplağım ama içimde bir endişe yok. Kötü şöhretli bir kulübün önünden geçmemi gerektiren bir kestirme yola sapıyorum. Bu beni biraz endişelendirse de durmuyorum. Kulübün önünden geçerken - halen çıplağım - yolda boş boş sallanıp içki içen erkekler görüyorum. Onlar da beni görüyorlar ve bana bir şeyler demeye başlıyorlar. Bedenimle ilgili hayranlıklarını belirten lafların yanı sıra beni hem memnun eden hem de heyecanlandıran cinsel sataşmalar. Kendimi hiç tehdit altında hissetmiyorum ve istifimi bozmadan eve yürümeye devam ediyorum.

Grup bu üyenin 'Oidipal meselelerinden' bahsetmeye epey bir mesai ayırır (geçmişte defalarca konuşulmuştur) ve yatay grup boyutlarına karşı kayıtsız bir görüntü çizer. Analistin bu kaçınmayla ilgili yorumu kahkahalarla ve iğneleyeici sözlerle karşılanır; analiste, kendisi ile yakışıklı orta yaşlı CEO arasında bir paralellik görmesinin asıl onun narsisizmini yansıttığı söylenir. Kadın ise grubun içinde kadın bedenine tehdit oluşturabilecek herhangi bir şeyin olabileceği düşüncesini ısrarla reddetmektedir. Analistin ikinci yorumu, rüyanın iki imgesinde de görülen ayrılma/uzaklaşma durumuna karşı ikircikli tavır üzerinedir. Analistin bu yorumunu tetikleyen iki unsur olmuştur: a) bu üyenin ilk kurulduğu günden bu yana, yedi yıldır, grupta olması, b) bir üyenin yakın zamanda gruptan ayrılması, c) bu üyenin 'eve gitmeye' hazır hissetmesi hususunda analistin bir süredir ikircikli bir kaçınma halinde olması. Yanıtsız kalan soru genellikle 'Gitmeye hazır mı, grup onu bırakmaya hazır ve istekli mi?' biçimini alacaktır. İkinci müdahale oldukça zengin ve üretken bir tartışma açar ve üyenin en nihayetinde yaklaşık altı ay sonra terapiyi sonlandırmasına vesile olur.

 

Yukarıdaki klinik örnekte, bireysel ve sosyalin birbirine paralel var oluşu dikkat çekmektedir. Bilinçli etkileşim ve yine karşılıklı gözlem de, serbest çağrışımların yankılanışında belirgin hale gelen bilinçdışı iletişimle paralel olarak, aynı ölçüde açıktır.  Ayrıca bir üyenin, yani rüya taşıyıcının, rüya çalışması üzerinden kendini ifade eden grup matrisi de dikkat çekicidir. Grup analistinin egemen olan paylaşılmış kaygı/çatışmaya nasıl katıldığı ve onu nasıl soğurduğu, bir yandan da gözlemlemesine ve anlam çıkarmasına imkan veren boşluğu nasıl kullandığı görülebilir. Süregelen süreç içerisindeki 'klinik gerçeği' şekillendiren çeşitli hareketler (bazen uyumlu, bazen uyumsuz) fark edilmektedir. Dolayısıyla da monoküler olmayan bir görüşün gerekliliği açık hale gelir; bu görüş, şekil ve zemin arasındaki klinik geçişleri bünyesinde barındırdığından bu tür bütünleştirici yorumları mümkün kılar.

Toparlayacak olursak, bütün durumun ve onun anlaşılmasının analitik durum için, ister iki özne arasında olsun ister daha fazla, hem elverişli hem de gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlayışın oluşması için, üç boyutlu ortamdaki derinliği görebilen bir görüş şarttır; yani binoküler görüş. Bütün durumun oluşumuna katkıda bulunan süreçleri yöntemsel gerekçelerle aşırı baltalamak, sürece tek bir prosedür üzerinden (örn cinsel veya saldırgan dürtüler, bireysel aktarım, özgül savunma yapıları veya alternatif olarak ormanı görmek için ağaçları göz ardı eden kolektif olgular ya da kitleselleştirme) monoküler bir odaklanmayla sonuçlanır. Bu da yeterince kaldırıldığı ve ayrık unsurların bütünleştirici bütün durum içinde yeniden birleştirildiği müddetçe bir miktar geçerliliğe sahiptir. Ayrışmanın bir hiyerarşi değeri kazandığı durumlarda karmaşık olanı tek boyuta indirmeye mecbur kalırız. Gerçekliğin bu şekilde düzleştirilmesi, hakikat arayışımızı fakirleştirir ve saptırır.

Telif hakkı: Chris Joannidis
Çeviri: Elif Okan Gezmiş 

KAYNAKLAR

 

Adorno, T. (1981)  Minima Moralia.   London: Verso Books

Anzieu, D. (1966)  Etude Psychanalytique des Groupes Réels.   Les Temps
                               modernes 
242 :56-73

Baranger, W. et al.  (1983)  Process & Non-Process in Analytic Work. 
                                             International  Journal of Psychoanalysis 64: 1-15

Bion, W. (1961)  Experiences in Groups.  London: Tavistock Publications

Bleger, J. (1970) El grupo como institución y el grupo en las instituciones. In:
                            Temas de Psicologia: Entrevistas y grupos.  Buenos Aires, 
                            Nueva Visión

Cavell, M. (1991)  The Subject of Mind.    International Journal of
                              Psychoanalysis 
71: 141-154

Elias, N. (1937)    Civilizing Process.  Oxford : Blackwell  (1978)

Foulkes, S. (1948) Introduction to Group Analytic Psychotherapy. London:
                              Karnac (1983)

Foulkes, S. (1974) My Philosophy in Psychotherapy Journal of Contemporary
                              Psychotherapy
6: 109-114

Freud, S. (1914) On Narcissism: An Introduction. S.E. XIV

Freud, S. (1919) Lines in Advance of Psychoanalytic Therapy.  S.E. XVII

Freud, S. (1921) Group Psychology & the Analysis of the Ego.  S.E. XVIII

Gadamer, H. (1976) Philosophical Hermeneutics. Berkeley: U of California Press

Goldstein, K. (1934) The Organism: A Holistic Approach to Biology Derived
                                  from Pathological data in Man.
New York: American Book
                                  Co. (1939)

Joseph, B. (1985) Transference :  the Total Situation.    International Journal of
                            Psychoanalysis.
66: 447-454

Kaës, R. (1993) Le Groupe et le Sujet du Groupe. Élements pour une Théorie
                          psychanalytique des Groupes.
Paris,: Dunod

Klein, M. (1940) Mourning and its Relation to Manic-Depressive States.   
                            International  Journal of Psychoanalysis 21: 125-153

Klein, M. (1952) The Origins of Transference.      International  Journal of
                           Psychoanalysis
33: 433-38

Loewald, H. (1970) Psychoanalytic Theory and the Psychoanalytic Process.
                                Psychoanalytic Study of the Child 25: 45-68

Pontalis, J-B. (1963) Le petit groupe comme objet. Les Temps Modernes 211:1057-69

Racker, H. (1957) The Meanings and Uses of Countertransference.
                              Psychoanalytic Quarterly  26: 303-357

Sandler, J. (1960) On the Concept of Superego. Psychoanalytic Study of the
                             Child
15: 128-162

Whitehead, C. (2001) Social mirrors and shared experiential worlds. Journal of
                                   Consciousness Studies
8(4): 3-36

 

 

 

 

 

 

 

A B S T R A C T

This paper investigates the concept of “total situation” which, even though introduced into psychoanalytic thinking via sister disciplines, has gradually acquired a relatively prominent position in current therapeutic practice. It is used as a metaphor for the envelopment of the unfolding transferential and related events in the analytic process. Irrespective of whether one focuses on the individual analytic condition or the group-analytic one, contemporary psychoanalytic perspectives include both the bi-personal unconscious interactions and the various levels of the total situation in their conceptualizations of the nature of the process. Such a complex approach in conceptualization can only be achieved through the so-called binocular vision of the analyst.

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.