İstanbul Psikanaliz Eğitim Derneği
Dil Seçeneği , EN İngilizce | TR Türkçe
"Sözcükler ve büyü başlangıçta birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar ve günümüzde bile sözcükler büyülü güçlerinin çoğunu koruyorlar."

'Sigmund Freud, 'Psikanalize Giriş Seminerleri'

<< Geri
Freud

ANDRE GREEN’IN “ ÖLÜ ANNE” KAVRAMI ÜZERİNE 
     Pınar Limnili   
                                                    

“Ölü Anne” kavramı  André Green’in 1980 yılında yazdığı ve son analisti Catherine Parat’a adadığı aynı adlı yazısı ile birlikte psikanalitik literatüre girmiştir. Green bu çalışmasında  yaşamın ilk yıllarında yaşanan bir nesne kaybının, en önemli nesne olan annenin kaybının kişinin ruhsallığını nasıl belirlediği üzerine yeni bir kuramsal açılım getirmiştir.(1)
 
Green öncelikle annenin gerçek fiziksel ölümünden söz etmediğini belirterek bu makalesine başlar. Sözü edilen annenin depresyonunun ardından çocuğun zihninde oluşan bir anne imagosudur. “Ölü anne” canlı kalmış ancak anne bebek ilişkisinde küçük çocuğun gözünde ölmüş olan annedir.

Arnold H.Modell “ Ölü Anne Sendromu ve Travma” isimli makalesinde Green’in ruhsal olarak ölü annenin içselleştirilmesini tanımlamak için tedbirli bir şekilde annenin içsel temsiline gönderme yapan “imago” terimini kullandığını söyler. Imago terimi bilinçdışı bir özdeşimi gösterir . Bu anne imagosunun tarihsel annenin anıları ile uyumlu olması  gerekli değildir (2).
 
André Green ölü anne kavramını geliştirirken ilk referans noktasının analizanları olduğunu  belirtir. İkincil olarak bu kuramını geliştirmesinde yas konusundaki çalışmaları ile Freud, Abraham ve Melanie Klein’in etkisinden ve Winnicott’un teorik kavramlarının kuramı ve klinik çalışmasına olan katkılarından söz eder.  Psikanalitik teorinin iki önemli kavramı nesne kaybı ve depresif pozisyonu, bu ikisi arasındaki ilişkiyi depresif yapılanmanın özellikleri bağlamında sorgular.

Green’e göre geleneksel psikanaliz “ölü baba” kavramına çok önem vermiş, özellikle Totem ve Tabu’da tartışıldığı üzere bu kavramı superegonun gelişiminde temel bir işlev olarak görmüştür. Green klasik teorinin yapısal bakış açısından ölü anneye dair fazla bir bir şey söylemediğini ileri sürer.

Freud İnhibisyonlar, Semptomlar ve Anksiyete yazısında kastrasyon anksiyetesini sınıflandırırken sevgi nesnesinin kaybı, nesnenin sevgisinin kaybı, supergo anksiyetesi ve koruyucu superegonun kaybının yarattığı anksiyetelerden söz eder (3) . Freud anksiyete, acı ve yas kavramları arasındaki ayrımı yapmakta özellikle dikkatli davranmıştır. .

Green klasik Freudian teoride kastrasyon anksiyetesinin bedenin “küçük olan” ,ayrılabilen  parçası ile ilişkilendirildiğini söyler. Bu küçük parça penis, dışkı ya da bebek olabilir. Bu sınıflamada kastrasyonun her zaman kanlı bir eylemi çağrıştıran bedensel yaralanma kavramı ile birlikte olduğunu ileri sürer. Bu yüzden “kırmızı anksiyete” fikrine bu anksiyetenin ilişkili olduğu kısmi nesneden daha çok önem verdiğini belirtir. Green’e göre memenin kaybı, nesnenin kaybı hatta superego ya da onun koruyuculuğunun kaybında, genel olarak tüm terk edilme tehditlerinde bu kavram hiçbir zaman kanlı değildir. Anksiyetenin tüm biçimleri, kastrasyon anksiyetesi de yıkıcılıkla birliktedir, çünkü yaralanma bir saldırının sonucudur. Ancak bu yıkıcılık kanlı bir mutilasyon eylemi değildir ve yasın renklerine sahiptir: siyah ya da beyaz. Siyah ağır depresyon hali, beyaz ise André Green’in özellikle tanımlamaya çalıştığı boşluk durumudur. Green’e göre depresif hastaların analizinde gözlemlenen ve nefretle ilişkili olan depresyonun karanlığı narsisistik düzeyde yaşanmış olan bir kaybı gösteren “boş” anksiyetenin bir sonucudur.  Negatif hallusinasyon, boş psikoz, boş yas, boşluk ya da negatifle ilişkili olarak tanımlanabilecek her şey birincil bastırmanın ögeleridir. Burada yatırımın yoğun bir şekilde nesneden geri çekilmesi söz konusudur ve bu geri çekilme bilinçdışında “psişik delikler” formunda izler bırakır. 

Freud Yas ve Melankoli makalesinde yasta boş ve anlamsız hale gelmiş olan şey dünya iken, melankolide egonun boş olduğundan söz eder.  Bir zamanlar sevilmiş olan ancak bu sevilen nesne ile yaşanan bir hayal kırıklığı sonrasında nesne ilişkisinin bozulduğunu ve libidonun nesneden geri çekildiğini söyler. Egoya geri çekilen libido egonun terk edilmiş nesne ile özdeşim kurmasına hizmet eder. Bu yolla egoya kayıp nesnenin gölgesi düşer(4). Freud böyle bir nesne kaybının bir ego kaybına yol açtığını söyler ki bu yapısal tanımlama André Green’in psişik boşluklar tanımını düşündürmektedir.

Green Ölü Anne sendromunun metaforik olarak yasın bir benzeri olduğunu söyler ancak hastanın annenin ölümüne değil duygusal olarak yokluğuna tepki verdiğini belirtir. Bu depresyonun temel özelliği nesnenin varlığında oluşmasıdır. Nesnenin kendisi yoksunluk tarafından soğurulmuştur. Yaşamın erken yıllarında annenin depresyonu söz konusudur. Annenin depresyonuna yol açabilecek çeşitli nedenler olabilir: Annenin bir diğer çocuğunu, kendi anne babasını ya da güçlü bir şekilde bağlı olduğu bir nesneyi kaybetmesi bu depresyona yol açabilir. Annenin narsisistik bir yaralanması da depresyonu tetikleyebilir. Neden ne olursa olsun annenin yas tutmasıyla birlikte ilgisini aniden geri çekmesi bebek tarafından bir felaket olarak yaşanır.  Hiçbir uyarıcı sinyal olmadan sevgi kaybolmuştur. Green bu kaybın ani niteliğini özellikle vurgular. Ona göre bu değişiklik büyük bir narsisistik travmadır. Bebek bu kaybı annesine yönelik dürtülerinin bir sonucu olarak yorumlayabilir. Aynı zamanda bu depresif anneyi onarmaya çalışır,  ancak bu çaba yetersiz hissetmesine yol açar. Annenin sevgisini kaybetmiş ve annenin kendisini kaybetme tehdidi altındaki çocuk anksiyetesi ile çeşitli yollarla baş etmeye çalışır. Ajitasyon, uykusuzluk, gece terörü gibi belirtiler görülebilir.

Ego nesnenin kaybı ile baş etmek için bir dizi savunmalar geliştirebilir. Green’e göre bu savunmaların ilk ve en önemli olanı maternal nesneden yatırımın geri çekilmesi ve ölü anne ile bilinçdışı bir özdeşim yapılmasıdır. Depresif annenin gerçekten onarılması söz konusu değildir, bebek artık sahip olmadığı nesneyi ele geçirme amacına nesne gibi değil ama nesnenin kendisi olarak ulaşır. Nesneden vazgeçme ve aynı zamanda nesnenin kannibalistik bir biçimde korunması olan bu özdeşim başlangıçtan itibaren bilinçdışıdır.

Freud’a göre ego bu nesneyi kendi içine almak ister ve içinde bulunduğu oral ya da kannibalistik evreye uygun olarak bunu nesneyi yiyip yutarak yapmak ister. Kaybedilen sevgi nesnesi ile narsisistik özdeşleşme sonucunda sevilen insanla çatışmaya rağmen sevgi ilişkisinden vazgeçmek zorunda kalınmaz. Freud’a göre özdeşimin nesne sevgisinin yerine geçmesi narsisistik bozukluklarda önemli bir düzenektir. Green de ölü anne sendromunu tanımladığı hastalarındaki narsisistik özelliklere dikkat çeker.   

Kişi daha sonraki nesne seçimlerinde ilk nesne ilişkisini tekrarlama zorunluluğu ile aktif olarak kendisine hayal kırıklığı yaşatan nesneleri seçer ve bu nesnelerden yatırımını geri çekerek eski savunma mekanizmasını tekrarlar, ancak ölü anne ile olan özdeşimi tamamen bilinçdışı olarak kalır.

Modell bazı durumlarda annenin ölülüğünün başlangıcı ve bitişi olan bir depresif atak gibi yaşanmayabileceğini, kendi vakalarında annenin sürekli olarak depresif olan biri gibi algılandığını söyler(2).Bazı durumlarda annenin çocuğun iç dünyasını kendi iç dünyasından ayrı ve uzakta olarak tanımayı başaramadığından söz eder. Annenin çocuğun içsel yaşantısının ayrı ve biricik olduğunu tanıması, çocuğun ruhsal canlılığını  tanıması ile  eş anlamlıdır.  Eğer anne çocuğun ruhsal canlılığını tanımazsa bu çocukta aslında annenin kendisini canlı olarak değil, “ölü” olarak arzu ettiği gibi bir bilinçdışı fantezinin gelişimine yol açabilir. Annenin kendisine var olması için kısıtlı bir izin verdiğine inanan çocukta bütün arzuların kendisine yasak olduğu inancı gelişebilir. Eğer var olmaya hakkı yoksa kendi için arzu duymaya ve haz almaya da hakkı yoktur.
Modell Green’in “bebeklik ve çocukluktaki ölü anne deneyimi ile sonraki ruhsal gelişim arasında doğrudan bir neden sonuç ilişkisi olduğuna” dair önermesinin çok dar olduğunu ileri sürmüştür. Annenin duygusal yokluğuna verilen yanıtların bireysel farklılığına dikkati çeken Modell farklı bir önermede bulunur: Ölü anne sendromunu, ölü anne karmaşasından ayırmanın önemli olduğunu söyler. “Ölü Anne Sendromu” terimini; duygusal olarak ölü anne ile primer özdeşim söz konusu olduğunda gerçekleşen şiddetli malign bir sendrom için kullanırken ; “Ölü Anne Karmaşası” nı kronik bir şekilde depresif, duygusal olarak yok olan bir anneye verilen yanıt olarak tanımlar. Modell şöyle söyler: “ Gerek ölü anne sendromu gerekse   ölü anne karmaşası annenin ölülüğüne verilen şüphe edilemeyecek yanıtlardır ancak ölü anne ile primer ve total bir özdeşim yalnızca seçeneklerden bir tanesidir. Yeni bir deneyime açık olanlar ile geçmişin mahkumu olarak kalanlar arasında çok büyük fark vardır”.

Daniel Stern bebek gözlemlerinde depresif annenin bebeğinde “mikrodepresyon” olarak tanımladığı bir klinik durumdan söz eder. Bebekte postürün çökkünleşmesi, olumlu duygulanımlarda, mimiklerle dışavurumda ve bedensel hareketlilikte azalma söz konusudur(5). Stern bebeğin anneyi canlandırma, duygusal olarak orada olmaya, oyuna davet etme çabaları başarısızlığa uğradığında anne ile birlikte olabilmenin yolu olarak taklit ve özdeşimi kullandığını söyler. Böylece bebek anneden vazgeçmemek için kendi canlılığından vazgeçer ve depresif anne gibi olur. Bu bebek gözlemi Green’in “ölü anne” ile primer özdeşim kavramı ile uyumludur: “Eğer annem tarafından sevilmiyorsam o olacağım”.

Modell’e göre annenin duygulanımsal ölülüğü ile yapılan bu total ve primer özdeşim en patolojik ve en kötü seyirli gidiştir. Sanki annenin ölülüğü çocuğun karşı koyamadığı bir enfeksiyon gibidir.Bebek için doyumun amacı, kaynağı ve garantisi olan memenin yapılanması bir sebep olmaksızın bir kez bozulmuştur. Bebek bunun kendi varoluşunun yol açtığı bir kayıp olduğu bilinçdışı fantezisini geliştirebilir ve sonuçta var olmayı kendine yasaklayabilir. Bu durum çocuğun kendini ölmeye bırakmasına yol açabilir. Çocuğun yaşamının ilk iki yılında annenin depresif ve duygusal olarak ulaşılamaz olması nadir görülen bir durum değildir ancak her çocukta depresif anne ile primer özdeşim olmamaktadır.  Bebek gözlemleri annenin duygusal yokluğuna verilen tepkinin biçimini bebeğin yapısal kaynaklarının belirlediğini söylemektedir. Bebek hem nesne ile bütünleşmeyi hem de ayrı olmayı kendiliğinden deneyimleyebilmektedir. Bu durum Winnicott’ın geçiş nesnesinin hem içerden yaratılan, hem de dışarıdan sunulan olma paradoksunu kabul eden bebek gözlemleri ile uyumludur(6). Bebeğin paradox deneyimleme kapasitesi bizim tahmin ettiğimizden çok daha erken gelişim evrelerinde görülebilir. Böylece bebek anneden farklılıkları ve anneye benzerlikleri ile oynayabilecek yetiyi geliştirebilir.

Annenin depresif ve duygusal olarak ulaşılamaz olduğu durumlarda çocuk her zaman ölü anne ile total ve primer özdeşim yapmak zorunda değildir. Aynılık ve farklılık yaşantısını deneyimleyebilen bir çocuk anneden farklılıklarla özdeşim yapabilir. Çocuk annenin tam tersi olmayı seçebilir. Bu durum şüphesiz bilinçdışı özdeşimi dışlamaz ancak yine de yapılan özdeşim ölü anne ile total ve primer özdeşimden farklıdır. Çocuk annenin yokluğuna cevap olarak onun sevgisini özdeşim yolu ile yeniden ele geçirmeye çalışmaz, aksine anneden hiçbir şey istememe, ona ihtiyaç duymama hissine sahip çıkabilir. Çocuk annenin ruhsallığı içinde kaybolmamıştır ancak ondan ayrı olma temelinde bir bireysellik oluşturabilmiştir.

Erken Odipal Üçgenleşme
Anne imagosunun yaralanabilirliği yüzünden yıkıcı agresyonu dışarı çevirmenin olanaksızlığı çocuğu annenin kaybından sorumlu birini bulmaya zorlar; biri günah keçisi olmalıdır ki baba bu iş için çok uygundur. Green annenin depresif geri çekilmesinin çocuğun üçüncü kişinin-babanın varlığını keşfettiği noktada olmasının ölü anne karmaşasını daha da çatışmalı hale getirdiğini söyler. Çocuğun zihninde annenin sevgisinin yokluğu, annenin babaya olan yakınlığına bağlanabilir ya da çocuk anne ile olan çatışmalı ilişkiden kaçınmak için babaya erken ve yoğun bir bağlılık gösterebilir. Her şekilde erken ve dengesiz bir üçgenleşme söz konusudur. 

Erken üçgenleşme durumunda çocuk, anne ve annenin yasının bilinmeyen nesnesi aynı anda vardır. Bebeğin zihninde yasın bilinmeyen nesnesi ve baba örtüşür ve erken ödipus kompleksini yaratır.

Ödipus kompleksine ulaşılmış ve hatta geçilmiş olsa da Green ölü anne sendromunun bu ödipal komplekse bambaşka bir dramatik yön kazandırdığını söyler. Ölü anneye özdeşim yolu ile saplanma kız çocuğu,  annenin sevgisini kaybetme korkusu olmaksızın babaya yatırım yapabilmekten tamamen alıkoyar. Babaya olan sevgi derinden baskılanmışsa; baba imagosunun çoğu özelliği anne imagosuna aktarılır. Ancak bu aktarım ölü anneye değil onun tersi olan fallik anneye yapılır. Erkek çocuk da benzer bir imagoyu anneye yansıtır ve baba çok da yapılandırıcı olmayan bir homoseksualitenin nesnesi iken bu yeni anne imagosu babayı önemsiz, yorgun, depresif ve bu fallik anne tarafından bunaltılmış biri yapar. Green  bütün vakalarında bir analiteye regresyon olduğunu belirtir. Analite çocuğu sadece tersine dönmüş bir ödipus kompleksinden korumakla kalmaz aynı zamanda bu vakalarda özelikle tehlikeli olan oral regresyona karşı da koruyucu bir işlev gösterir.

Green ölü anne sendromunda sevgi nesnesinin kaybı ile anlamın kaybolduğundan söz eder. Kişinin bu anlam kaybı ile baş etme çabası çeşitli savunmalara neden olur:

*İkincil nefretin salınması: Nefret birincil ya da temel bir nefret değildir, manik sadizm ile renklenmiş olan baskıcı, kirleten, nesneden intikam alan anal özelliklerle belirlidir .

*Otoerotik uyarılma: Kendini saf duyusal uyarım şeklinde gösterir, sadistik fantezilerin eşlik etmesi gerekmese de acımasız bir uyarılma söz konusudur. Beden ve ruhsallık arasında tıpkı şehvete düşkünlük ve sevecenlik arasında olduğu gibi erken bir dissosiyasyon söz konusudur. Sevgiye yer yoktur.

*Kayıp anlam: Egonun düşlemsel ve entellektüel erken gelişimini yapılandırır. Oyun, düşlem için çılgın bir ihtiyaç söz konusudur ancak bu özgürlük içerisinde olmaz, neredeyse bir kompulsiyon niteliğindedir. Memenin kaybından duyulan kaygıyı yenmek için bir kapasitenin korunması gereklidir. Green anneden geri çekilen yatırımın bıraktığı boşluğu dipsiz bir kuyuya benzetir; tüm bu kognitif üretim, ikincil nefret ve erotik uyarılmanın bu kuyudaki boşluğu kapama çabası olduğunu söyler. Ancak tüm bu sublimasyonlar ruhsal ekonomiyi düzenleme konusunda yetersizdir çünkü kişi aşk  ilişkilerinde güçsüz ve kırılgan kalmıştır. Yara kolaylıkla yeniden kanayabilir. “Ölü annenin dirilişi” kişinin tüm sublimasyon çabalarını boşa çıkarabilir. Bir örselenme ya da hayal kırıklığı sonrasında yetersizlik ve zayıflık hisleri tekrar ortaya çıkabilir. Hasta bir lanet yeniden kendisini sarıyor gibi hissedebilir; annenin ölmesinin sonu yok gibidir. Sevmek, eğlenmek, düşünmek imkansız gibidir yalnızca egoyu kendi yerinden eden ve temsil edilemeyen bir figüre devreden bir tutsaklık hissi söz konusudur. Sonuçta öznenin nesnesi sürekli ego sınırlarında kalır, ne tamamen içinde ne de dışındadır, böylece egoda merkezi bir yer ölü anne tarafından işgal edilmiştir.

Green egoda bu boşluk, bu soğuk çekirdek kaldığı sürece sevginin de kullanılamaz halde kaldığını söyler. Bu kişilerin doyumlu görünen bir profesyonel hayatları olabilir, evlenip çocuk sahibi olabilirler ama bir süre sonra çatışmanın tekrarlanması ile hayatın iki önemli alanı olan iş ve sevgi alanlarında sorunlar ortaya çıkar. Green bu kişilerdeki sevme yetersizliğinin ambivalanstan ve aşırı nefretten kaynaklandığını ileri sürer. Sevgi, yatırımın geri çekilmesi nedeniyle donmuştur.

Freud Yas ve Melankoli yazısında bir sevgi nesnesinin kaybının sevgi ilişkilerinde ambivalansın kendini etkin kılması ve açığa çıkması için eşsiz bir fırsat olduğunu söyler. Melankolide hastalığa yol açan durumlar birbirine zıt sevgi ve nefret duygularını canlandırabilen tüm küçük düşürülme, görmezden gelinme ya da hayal kırıklığına uğratılma durumlarını içerir. Eğer nesneye yönelik sevgi-nesneden vazgeçilmesine karşın vazgeçilemeyen bir sevgi- narsisistik özdeşleşmeye sığınırsa bu yerine geçen nesne üzerinde ona kötü davranan, acı çekmesini sağlayan ve acısından sadistik doyum bulan nefret işlemeye başlar. Melankolideki keyif verici olan kendine eziyet etme öznenin kendi benliğine dönmüş olan sadizm ve nefret eğilimlerinin bir doyumu anlamına gelir. Melankoliğin nesnesiyle ilgili erotik yükü çifte bir değişime uğramıştır; bir bölümü özdeşleşmeye gerilemiş ama diğer bölümü de ambivalansın etkisi  ile bu çatışmaya daha yakın olan sadizm evresine taşınmıştır (4).

Aktarım Özellikleri
André Green ölü anne karmaşasının bulunduğu vakalarda analiz sürecinde dikkat edilmesi gereken özelliklerden ve aktarımın özgün görünümlerinden söz eder. Kişinin analize başvurduğu zaman depresif yakınmaları olmayabileceğini ama her zaman için yakın sevgi nesneleri ile ilişkilerde yaşanan çatışmaların dikkat çektiğini belirtir. Öyküde çocukluk çağı depresyonunun izlerine rastlanabilir. Bazen bu depresyon hasta tarafından hiç deneyimlenmemiştir ama aktarım ilişkisinde ortaya çıkabilir. Aktarım depresyonu infantil depresyonun tekrarına işaret eder. Winnicott çocuğun söz öncesi dönemine ait bir çökme yaşantısının analiz sürecinde tekrarlandığından, hatta sembolize edilip söze dökülebilmesi için tekrarlanması gerektiğinden söz eder (7). Bu anlamda hasta için erken çocukluk döneminde yaşanan bir nesne kaybının ve ardından gelişen ölü anne özdeşiminin de analiz sürecinde aktarım ilişkisinde yeniden yaşantılanması ve bu yolla sembolize edilmesi beklenebilir.

Green bu hastaların analistten çok analizin kendisine çok güçlü bir şekilde bağlandığını söyler. Hasta bütün yakın sevgi ilişkilerinde yaşadığı çatışmayı, ilişki kuramamayı analist ile de yaşayabilir. Hasta analistle “birlikte olma”nın nasıl bir şey olduğunu bilemez. Modell bazı vakalarda analistle yakın olma düşüncesi çok tehlikeli olduğu için hastanın  analist yerine analizin kendisine güçlü bir adanmışlık gösterebildiğinden söz eder(2). Analiste duyulan herhangi bir yakınlık, sevgi hissi tehlikeli ve yıkıcı algılanabilir. Bu yüzden bazı hastalar analiz odasında ölü gibi cansız bir hale gelebilirler. Ceset gibi bir postur, divanın üzerinde kıpırdamadan yatmak, her türlü duygudan yoksun ölü gibi bir sesle konuşmak gibi.

Green ise bu hastaların öyküsel bir anlatımı olduğundan söz eder. Böyle bir anlatımın işlevi analisti etkilemek ve dış dünyada yaşadığı çatışmalara onu tanık etmektir. Tıpkı bir çocuğun annesine okulda neler olduğunu anlatması, onun ilgisini çekmeye çalışması ve annenin yokluğunda yaşadığı şeylere onu dahil etmeye çalışması gibidir.

Green’e göre aktarımda iki önemli özellik vardır: birincisi dürtülerin baskınlaşamaması, ikinci ve daha önemli olan ise analizin boşluk yaşantısını tetiklemesidir. Hasta ne ensestiyöz arzularından vazgeçebilir ne de bir sonuç olarak anne için yas tutmaya izin verebilir. Analist ölü anne karmaşasına dokunmayı başarabildiğinde hasta kısa bir an kendini boş, derme çatma düzenin nesnesinden ve kendisini deliliğe karşı korumasından mahrum kalmış gibi hisseder.  Hastanın bilinçdışı fantezisi ölü anneyi beslemek ve onu sonsuza kadar mumyalamaktır. Analizde hastanın analiste yaptığı şey budur: analistini analizle besler; analizin dışında yaşamak için değil, onu sonlanamayan bir süreç haline getirmek için.

André Lussier Green’in ölü anne sendromunun bir başka önemli kavramını tartışır:Bu hastaların yeni nesneleri içselleştirememeleri, bir başka deyişle ölü anneyi mumyalamış olarak saklamaları. Lussier hastaların bu yolla analiste kendilerinde bir değişiklik oluşturabilmekte ne kadar başarısız olduğunu kanıtlamak istediklerini söyler(8).

Ölü anne karmaşası olan hastaların analizinde analistin iki teknik tavır seçeneği vardır. Birincisi klasik çözümdür; analist sessiz kalır ancak bu ölü anne ile ilişkinin tekrarı olma riskini taşır. İkinci yol analizin çerçevesini bir geçiş alanı olarak kullanmaktır. Analist tarafsızlığını hiç kaybetmeden hasta ile ilgili, onun tarafından uyandırılan ve ona çağrışımlarla canlılığını koruması için yardım eden bir tutum benimseyebilir. Böyle bir analist hastanın ölü annesinden oldukça farklıdır ve böylece analiz hastaya bu defa kendi içsel annesinden farklı olarak yatırımını geri çekmek zorunda olmadığı bir analist anne ile özdeşim yapma olanağı sunar.  
 
Bu noktada Bion’un analist-annenin canlı kalması ve analizanın kendisine yansıttığı bilinçdışı materyali taşıyıp uygun şekilde geri vermesiyle gerçekleştirdiği işlevin tüm analizlerde olduğu gibi ölü anne karmaşasına sahip hastaların analizinde de çok önemli olduğu söylenebilir(9).
 
Ogden bu hastalarda ölü annenin bıraktığı boşluğun libidinal uyarılmışlıkla doldurulmaya çalışıldığından söz eder. Analiz sürecinde manik uyarılma, sapkın hazlar, histerik eyleme vurmaların görülebileceğini söyler (10). Analiz hastaya içinde bulunduğu libidinal yaşam yanılsamasından uyanma yolunu açabilmelidir.Bu ancak analizanın analisti tarafından kendisine narsisistik yatırım yapıldığını hissetmesi ile mümkün olabilir.  Analist sürekli olarak hastanın söylediklerine karşı uyanık kalmalı ama doğrudan bilinçdışı fanteziye yönelen zorlayıcı yorumlar yapmaktan da kaçınmalıdır. Green bu noktada edilgenliğin önemine vurgu yapar.Primer feminite olarak edilgenlik, anne ve bebekteki ortak edilgenlik. Ölü anne için duyulan içi boş yas onların ölmüş sevgilerinin ortak bedeni olacaktır.

Analiz ölü anneli bir çocuğa –en azından kısmen hayat vermeyi başardığında tuhaf bir tersine dönme durumu ortaya çıkacaktır. Çocuğun anneye olan eski bağımlılığı tersine döner. Analizan tüm yaşamını ölü annesini beslemekle harcamıştır. Ölü anneyi bir esir gibi saklar, anne onun kişisel mülkü olur. Burada bir paradoks ortaya çıkar: Eğer anne yasta ve ölüyse; hasta için kayıp demektir ama en azından oradadır. Hasta bu ölü anne ile ilgilenebilir, onu uyandırmaya çalışabilir. Ancak bu ölü anne canlanıp yaşarsa hasta onu yeniden kaybedebilir; anne onu terk edip yeni nesnelere bağlanabilir. Sonuçta kişi iki kayıp arasında kalır: Ölümün içindeki bir varlık ya da yaşamın içindeki bir yokluk. Bu yüzden Green bu hastalarda ölü anneyi yaşama döndürmek konusunda çok güçlü bir ambivalans olduğunu söyler.
 
Sonuç olarak André Green’in “Ölü Anne Sendromu” kavramının yaşamının erken döneminde böyle büyük bir yoksunlukla karşı karşıya kalmış olan kişilerin ne ölü ne de canlı olamadıkları bir kendilik ile yaşamdaki hapsolmuşluklarını ve bu karmaşanın analizdeki görünümlerini daha iyi anlamamamıza yardımcı olabileceğini düşünebiliriz.

Kaynaklar:
1-Green,A. (1983)  The Dead Mother.In On Private Madness, London: Hogart Press and the Instutute of Psychoanalysis, 1986
2-Modell, H.Arnold (1999) The Dead Mother and the Reconstruction of the Trauma. In The Dead Mother The Work Of André Green,London:
3-Freud, S. (1926 d) Inhibitions,Symptoms and Anxiety, SE 20
4-Freud, S. (1917 e) Mourning and Melancholia, SE 14
5-The New Library of the Stern, D. (1994) One way to build a clinically relevant baby. Infant Mental Health Journal 15(1):9-25
6-Winnicott,D.W. (1971) The use of an object and relating through identifications.In Playing and Reality. London: Tavistock.
7-Winnicott,D.W. (1963) Fear of breakdown. International Review of Psycho-Analysis, 1, pp.103-7,1974
8-Lussier,A. (1999)The Dead Mother .Variations on a theme. In The Dead Mother The Work Of André Green. London. The New Library of the Psychoanalysis, 1999
9-Bion,W.(1959) Attacks on linking. International Review of Psycho-Analysis 40: 308-15
10-Ogden, T.H. (1999) Analysing Forms of Aliveness and Deadness of the Transference –Countertransference. In The Dead Mother The Work Of André Green,London: The New Library of the Psychoanalysis, 1999
 

Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) Kongresi, 1911 Weimer

Bizi Takip Edin

Psike İstanbul © 2015. Tüm Hakları Saklıdır
Bu site © XYZEskimo Web Araçları kullanılarak hazırlanmıştır.